kadıköy-yeldeğirmeni

Bir Zamanlar O Yokuşlu Sokakta…

02 Aralık 2014 | Rüzgar Ceyda Alpak | gündelik yaşam

Hayat akıp gitti öylece, su misali…

Eski yıkık dökük binanın önüne gelebilmek için, oldukça dik bir yokuşu tırmandı yaşlı kadın. Unutmuşum ne denli dik olduğunu diye geçirdi içinden. Oldukça dik… Çok dik… Nefesi kesiliverdi, oysa bir solukta tırmanırdım bu yokuşu diye hayıflandı. Uzunhafız Sokak… Çok komik bulurdu hep bu adı. Varsın komik olsundu, benim sokağım işte burası diye mırıldandı usulca.

İşte geldi, yıkılmış canım duvarları. Belediye alüminyum bir perde ile kapatmış ön kapıyı. Hemen hemen kimsenin pek bilmediği yan kapıya dolandı, araladı kapıyı. İçerideydi, altta kocaman salon, şömine ilk günkü gibi sapasağlam duruyordu, asırlık çınar misali karşısında. Duvardaki nişler, tavandaki kabartmalar… Üst kata doğru yürüdü kadın, merdivenlerden çıkarken kulağında eskiden gelen piyano melodileri, annesinin ona bağıran sesi, Nahar…

Nahar Nahum ailesinin en küçük kızıydı. En küçük olmasından kaynaklıdır muhtemelen, en yaramazıydı aynı zamanda. Saman sarısı saçları, bembeyaz ay yüzünü taçlandırmış, masmavi iri gözleri vardı. Uzunhafız Sokağın en gösterişli taş binalarından biriydi evleri. Arka bahçelerinin meyve ağaçları dolu olması sebebiyle, mahallenin çocuklarının uğrak mekânıydı. Çeşitli bahanelerle çalardı kapıyı çocuklar. Onlar da kendilerine göre teknikler geliştirmişte elbette. En favori olanı atılacak çöp var mı sorusuydu ki genelde işe yarardı Nahum’ların çok nüfuslu bir aile olmaları sebebiyle.

Evin annesi Lisya çok hoş bir kadındı. Upuzun boyu, incecik bedeni ile kuğuyu andırırdı adeta. Lisya’yı gören herkes Nahar’ın güzelliğinin sebebini anlardı. Lisya güzelliğinin yanında, iyi kalbiyle de sevgisini kazanmıştı tüm mahallenin, en başta çocuklar olmak üzere. Bahçesindeki çiçeklere dikkat etmek kaydıyla, tüm meyve ağaçları serbestti çocuklara… Pazar günleri ayinden sonra yaptığı keklerin, enfes kokusu sarardı tüm sokağı.

Babasının adı ise İshak. Nişantaşı’nda bir şirkette muhasebe müdürü olarak çalışırdı. Her zaman jilet gibi giyinirdi İshak Nahum. O zamanlar herkeste pek olmayan,  buram buram üstlerinden yayılan parfüm kokusu Nahumların ortak özelliğiydi. Eğer Uzunhafız sokakta oturuyorsanız o dönemde, mutlaka o evden yayılan piyano sesiyle büyülenip, birkaç dakika öylece kalıvermişsinizdir. İshak çok yetenekli bir piyanistti aynı zamanda. Piyanoyu annesi Eli’den öğrenmiş daha sonra hocalarla geliştirmiş. Arada tüm çocukları toplar ve küçük resitaller verirdi onlara. İshak mahallenin çocuklarına verdiği piyano dersleriyle de tanınırdı.

Dersler ücretsizdi, tek bir isteği vardı o da büyük kızı Romina ile vakit geçirmeleri. Romina bebekken geçirdiği çocuk felci sebebiyle, tekerlekli sandalyeye mahkûmdu. Ama garip bir şekilde mutluydu. Gözleri ışıl ışıl, yüzünde kocaman gülümsemesiyle karşılardı herkesi. Tek bir hayali vardı Romina’nın, elinde bir sürü uçan balonla Uzunhafız yokuşundan denize doğru koşmak. Koşmak, koşmak, koşmak…

Koca çınar Eli… Tüm çocukların saygıdan mı, korkudan mı bilinmez yüreğini titreten Eli. Kocasını yirmi beş yaşında kaybetmiş, hayatını çocuklarına ve dine adamıştı. Bembeyaz pamuk saçları ve şatafatlı giysileri vardı. Her zaman asık suratı, ilk tanışan herkesi ürkütürdü. Zamanla tanıdıkça, aslında Eli’nin bıyık altından, sürekli güldüğünü anlamak hiçte zor değildi.

Oldukça mutlu giden hayat, aile için birden değişiverdi. Önce ibadetlerini bile gizli yapar oldular. Sonra komşular değişti. Git gide yalnızlaştılar. Yahudi ailelerin çoğu göçmen kuşlar misali gittiler birer birer. Sonbahar başlangıcıydı, her yeri sarı yapraklar kaplamıştı. Koca çınar Eli çok hastalandı, tek bir isteği vardı kendi topraklarında doğduğu yerde ölmek. Hastalık oldukça ilerlemişti. Toplandı bir gece Nahumlar şömineli koca salonda, gitmeye karar verdiler o gece, Eli’lerini kendi topraklarına götüreceklerdi.

Hafta sonu tüm çocuklara harika bir sofra kurdu Lisya, aklınıza gelebilecek her şey vardı çocukları mutlu edebilecek. Tüm komşularıyla vedalaştı İshak tek tek…

O sabah, bahçedeki ağaçlarına karşı bir kahve içtiler İshak ve Lisya. Uzun uzun baktılar, hafızalarına kazırcasına. Tüm eşyaların üzerini özenle kapattılar, üç beş bavulla sanki iki ay sonra dönecekmiş gibi gittiler Uzunhafız yokuşundan aşağıya doğru, gözlerindeki buğu ile. Dönmediler… Dönemediler belki de… Mahallede kalan birkaç dost, önce haber aldı azar azar. Sonra o telefonlar da kesildi.

Yıl 2012, eski yıkık dökük binanın önüne gelebilmek için, oldukça dik bir yokuşu tırmandı yaşlı kadın… Unutmuşum ne denli dik olduğunu diye geçirdi içinden. Oldukça dik, çok dik… Nahar usulca uzattı anahtarları. Belli belirsiz bir sesle, hayırlı olsun dedi, çok mutlu olursunuz umarım, biz çok mutluyduk bu evde…

Uzunhafız’dan aşağı doğru yürürken hızlı adımlarla, gülümsedi önce pırıldayan masmavi denize, sonra bir gözyaşı dökülüverdi usulca yanağından. Burası benim sokağım diye geçirdi içinden, hep öyle kalacak…

The following two tabs change content below.

Rüzgar Ceyda Alpak

İstanbul doğumlu. 1990 senesinde Tiyatro Baykuş’la tiyatroya merhaba dedi. Ardından İstanbul Bulvar Tiyatrosu ekibine katıldı. 1995 yılında Tiyatro Panorama’yı kurdu. Uzun yıllar film, dizi ve çizgi film dublajı yaptı. 2010 yılında Anniş kostüm atölyesini hayata geçirdi. Uzun yıllar özel okullarda drama ve tiyatro dersleri verdi. Halen çocuk oyunları yazıp yönetmekte ve insanlara hayal ettikleri kostümler dikmekte… Bir kız çocuğu annesi. Domuz objeleri koleksiyonu yapıyor.

Son Yazıları Rüzgar Ceyda Alpak (Tüm Yazıları)

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir