Gökten Üç Elma Düştü

22 Temmuz 2014 | Gülderen Bölük | gündelik yaşam

Her şey Havva’nın ağaçtaki iştah kabartan meyveyi fark etmesiyle başladı. Koparıp bir tane yedi, bir tane de kocasına verdi. Ondan sonra olanlar oldu, çıplak olduklarını fark ettiler. Onları yoldan çıkaran, dolayısıyla cennetten kovulmalarına neden olan bu yasak meyve ise kimilerine göre elmaydı.

Yunan mitolojisinde, Atlas Dağlarının eteklerinde yaşayan ince sesli peri kızlarıyla (Hephaistos) bir ejderin koruduğu ölümsüzlük ağacı da altın elmalar vermekteydi. Öyle ki bu elmalardan bir tanesi, tanrıların yaşadığı Olympos dağındaki bir yarışmanın ödülü olur.  Orada yapılan bir düğüne çağırılmadığını öğrenen nifak tanrıçası Eris, intikam almaya karar verir. Dağa giderek elindeki altın elmayı düğün sofrasına fırlatır. Üzerinde ‘en güzeline’ yazan bu elmayı Zeus kime vereceğini bilemez. Seçmesi için yakışıklı çoban Paris’i görevlendirir ve üç güzelle birlikte İda dağına yollar. Hera, Athena ve Aphrodite’in katıldığı bu güzellik yarışmasında tanrıçalar, seçilmeleri karşılığında Paris’e bir vaatte bulunurlar. Aphrodite’in teklifi Spartalı Helena’nın aşkıdır ve sonuçta elma Aphrodite’e gider. Nifak tanrıçası Eris amacına ulaşmıştır. Yaptığı seçimle diğer tanrıçaları kızdıran Paris, Helena’yı kazanır ancak bu aşk Yunanlılar ve Truvalılar arasında 10 yıl sürecek olan savaşı da başlatmış olur.[1]

Türk mitoloji ve geleneğinde de elmanın yeri çok fazladır. Türklerin eskiden beri çok iyi tanıdığı bir meyve olan elma; alma veya almıla gibi sözcüklerle anılıyordu. Ekşi elma içinse, kımız almıla deniyordu. Yaban elmasını da tanıyan Türkler buna urman alması (orman elması) demiştir. Osmanlıların ilk yıllarına ait tıp kitaplarında ise dağ elması bir ilaç olarak tavsiye edilmektedir.[2]

Türkler için bu kadim meyvenin, cisminden öte başka anlamları da bulunur. Elma, aynı zamanda doğurganlığı temsil eder. Manas Destanında, Aybar Hanın kızı Çıırçı’yla evlenen Yakıp Han karısıyla ilgili bir gün yakınır ve şöyle der:

(…) Bu Çıırçı bana erkek oğul doğurmadı

On dört yıldır alalı, ana dahi olmadı

Kutsal bir yere gidip adım bile atmadı

Kutsal pınara gidip yanında yatmadı

Bir elmanın altında giderek oynamadı

Kısırlığından kurtulup kutsal yol bulmadı.[3] (…)

Uzun yıllar önce Suriye’nin kuzeyinde yerleşen Bayır – Bucak Türklerinde ise elma, doğurganlıktan başka bir anlama bürünür. Onlar düğün evlerindeki üç çatallı bayrak direğine üç simge takarlar; çoğalmak için nar; bereket için soğan ve tatlı dil için elma.[4]  Benzer gelenek Bursa’da loğusa yatağında görülür. Pertev Naili’nin aktardığı bilgiye göre yatağın başucuna,  şişe geçirilmiş bir soğan ve elma ile aynı şişe bağlanmış Meryem ana eli konur. Bu yeni doğum yapmış kadını hem nazara karşı kem gözlerden korur hem de kötü ruh ve perilerden. Öyle ki loğusa herhangi bir ihtiyacı için yatağından kalkacak olsa, bu şiş bir yakını tarafından onunla beraber gezdirilir.[5]

Elma ölüm adetlerinde de karşımıza çıkar. Kayseri’de kadın veya erkek, bir genç öldüğünde tercihen söğüt dalı kesilerek üzerine elmalar bağlanır. Elma donatma denen bu işlemden sonra bu dal musalla taşına, oradan da mezara kadar cenazeye refakat eder. Kabirde dal silkelenir, elmalar yere saçılır. İnanca göre, çocuklar ya da orada bulunanlar elmayı kapışırken, şeytanın dikkati dağılır. Böylece onun hilelerinden uzak cenaze defnedilir. Bu âdetin Kayseri’ye Doğudaki Türklerden, oraya da Orta Asya’dan geldiği sanılmaktadır. [6]

Başka anlamlar da yüklenir elmaya. Özellikle Türk mitolojisi oldukça zengindir. Bunlardan birine göre dünyanın ortasında yer alan bir dağın üzerinde, jambu denen bir ağaç vardır. Türkçe elma anlamına gelen bu meyvelere her kim sahip olursa, dünyaya da sahip olacak demektir. Kuzeyden Türkler olmak üzere, dünyanın dört bir yanından hükümdarlar bu elmayı elde etmek için gelirler. Böylece elma dünya hâkimiyetini sembolize etmiş olur. Uygurca metinlerde de bu ağacın ismi geçer.  Metin, Hint tanrısı Vişvakarman ve diğer tanrıların Jambu ağacını (bir çeşit elma) donatıp süslediklerini yazar.[7]

Kızıl Elmanın izi Osmanlı döneminde de rahatlıkla izlenir. Kanuni Sultan Süleyman kışlaları ziyaretinde askerlerin şerbetini içer ve içtikten sonra da kadehin içine altın doldurur. Ayrılırken de askerlere “Kızıl Elma’da görüşürüz” der ve onları okşayıp ideallerini canlı tutar. Yeniçeriler arasında da kızıl elma efsanesinin yaygın olduğunu “Destiye kurşun atar, keçeye kılıç çalar, Kızıl Elma’ya dek gideriz” sözleri ortaya koyar. Nitekim çok yıllar sonra Ziya Gökalp 1913 tarihinde neşrettiği Kızıl Elma adlı şiirinde elmayı,  temsil ettiği Turan ideolojisinin bir simgesi olarak bir ülkü ve Türk milletinin gideceği bir ideal ülkesi olarak betimler.[8]

Yeniçerileri askerlerinin,  gelenek ve ocağına çok bağlı oldukları Hacı Bektaş’la ilgili bir menkıbede ise elma ağacıyla ilgili bir hikâye anlatılır; Kış vakti Suluca Karacaüyük yakınlarında gezerken hünkâr bir elma ağacının dibine oturur. Yanındaki Saru’ya (Saltık) elma toplamasını söyler. Saru ağaca bakar “hiçbir ağaçta yaprak bile yok iken, yemiş olur mu?” diye sorar. Hacı Bektaş, Saru’ya “sen aşağıda dur, ben çıkayım” der. Ağaca çıkınca dallar yeşerir, çiçeklenir, çiçekler dökülür, elmalar salkım salkım sallanır. Saru onun gerçek erenlerden olduğunu anlar.[9]

Kayseri’ de cenaze merasiminde karşımıza çıkan söğüt dallarına bağlanmış elma benzeri adetler bu kez karşımıza Kars yöresinde, düğün gibi mutlu bir sebeple çıkar. Şah kaldırma denen bu törende de ağaç dalları kullanılır. Zaten buradaki şah kelimesi, dal manasına gelmektedir. Düğünden bir gün önce, bir tane gelin sağdıcı tarafından, bir tane de güvey sağdıcı tarafından olmak üzere iki tane şah hazırlanır. Şahın altında ve üstünde çaprazlama dört ağaç, bunların ortasında hepsinden yüksek bir ağaç vardır ve üzerleri fındık, incir, kâğıtlı şeker ve fıstık gibi şeylerle donatılır. Ortadaki yüksek direğin tepesine de taze kırmızı elma geçirilir.  Daha eski bir tarihte köyün gençleri bu elmayı nişan olarak kullanırlar.  Damat ve köyün delikanlıları ellerindeki şahla gelinin geleceği evin çatısına çıkıp beklerler. Damat kırmızı elmayı buradan içeri girmekte olan gelinin başına atar. İsabet ettirememesi uğursuzluk sayılır, denk gelmesiyse murat. [10]

Tıpkı güzel biten masalların son bölümlerinde gökten düşen ve denk geldiği kişileri mutluluğa götüren elmalar gibi. Bu yazının sonunda da üç elma olduğunu müjdelemeliyim. Tabii müsaadenizle birini ben kendime ayırdım. Hatta bu yazıyı onun için yazdığımı itiraf etmeliyim. İkincisi de önceden Newton’un başına düştü. Evet evet üçüncüyü de sabrınızı daha fazla zorlamadan size atıyorum,  yazının sonuna kadar gelmeyi başardığınız için.



[1] Erhat, Azra. Mitoloji Sözlüğü, Remzi, İstanbul, 2009, s.106,134, 237,
[2] Ögel, Bahaeddin. Türk Kültür Tarihine Giriş, C.2, s.281
[3] Tarih ve Toplum Ansiklopedisi. İletişim, C.5, s.10
[4] Semboller, Drarma, 2009, İstanbul, s.72,
[5] Tarih ve Toplum Ansiklopedisi. İletişim,C.5, 4.fasikül, s.9
[6] Tarih ve Toplum Ansiklopedisi. İletişim,C.5, 4.fasikül, s.9
[7] Tarih ve Toplum Ansiklopedisi. İletişim,C.5, 1.fasikül, s.9
[8] Tarih ve Toplum Ansiklopedisi. İletişim,C.5, 1.fasikül, s.10
[9] Tarih ve Toplum Ansiklopedisi. İletişim,C.5, 4.fasikül, s.9
The following two tabs change content below.

Gülderen Bölük

1987 yılında İstanbul Bulvar Tiyatrosu'nda çocuk oyunları ekibinde tiyatro çalışmalarına başladı. 1995 yılına kadar bu tiyatroda birçok eserde ve çocuk oyununda rol aldı. 1998 yılında Bahçelievler Belediye Tiyatrosunda biz sezon sahne aldı. 2002 senesinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Gösteri Sanatları Merkezi, Tiyatro Yazarlığı ve Yönetmenliği’nden mezun oldu. Aynı yıl Mimar Sinan Üniversitesi, Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı bitirdi.2002 yılında İğne Deliği Sanat Atölyesi’ni kurdu ve atölyede verdiği fotoğraf derslerinin yanı sıra birçok etkinlik düzenledi. Bu etkinliklerde birçok sanatçıya ev sahipliği yaptı. Aynı zamanda dia gösterileri ve sergilerde yer aldı, konferanslar verdi. Uzun yıllardır Osmanlı Dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ait fotoğraf koleksiyonu yapan Bölük, bu konudaki araştırmalarını makaleler şeklinde kaleme aldı. Yazıları Newsweek, Aktüel, Collection, Popüler Tarih, Toplumsal Tarih, On Air, Jet Life, Fotoğraf Dergisi gibi birçok dergide yayımlandı. 2003 yılında Collection Kulübü'ne üye olan Bölük, kulüp üyeleriyle beraber; pek çok koleksiyon sergisinde yer aldı 2006 yılında Devlet Fotoğraf Yarışmasında “Başarı” ödülü aldı. Birçok eseri sergilenmeye değer bulundu.2009 yılında Kültür A.Ş. tarafından "İstanbul'un 100 Fotoğrafçısı" adlı kitabı yayımlandı. Fotoğraf Tarihi alanında birçok konferans verdi. 2010 yılında Marmara Üniversitesi, Fotoğraf Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Üç yıla yakın bir süredir Fotoğraf Dergisi'nde Foto Bellek adlı köşesinde fotoğrafa dair Osmanlı Dönemi'nden kalan belgelerin çevirisini yapmaktadır. 2014 Yılında ikinci kitabı Fotoğrafın Serüveni, Kapı Yayınları tarafından yayımlandı. 1993 yılından bu yana anaokullarında yaratıcı drama ve tiyatro eğitimi vermektedir.

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir