Gökyüzü Tanrıçasının Simgesi: Şemsiye

07 Ocak 2013 | Gülderen Bölük | gündelik yaşam, yazılar

Arapça şems (güneş) kelimesinden türeyen şemsiye, bugünkü kullanımından farklı olarak başlangıçta, güneşten korunmak için üretildiler. Ancak bunun dışında yaşadığı zaman dilimine ve kültür katmanına bağlı olarak o kadar çok anlam yüklendi ki; kimi zaman erk simgesi oldu, kimi zaman dini bir anlam taşıdı. Kimi zamansa hanımların kıyafetlerini bütünleyen en gözde aksesuar oldu.

Şemsiyenin tarihine dair bilgiler, kaynaklarda değişmekteyse de, kesin olan bir şey var ki, o da şemsiyenin batıdan çok evvel, doğuda kullanıldığıdır. Mısır’da MÖ 1200’de gökyüzü tanrıçası Nuit’in (veya Nut) simgesi olarak görüldü. Tıpkı gökkubbe gibi başlarının üstünde onları saran şemsiyenin gölgesinde durmak büyük bir onur sayıldı. Bu yüzden kutlanan şemsiye bayramında saraylı kızlar, şemsiyelerini bakireliklerinin bir sembolü olarak taşıdılar.

Hindistan ve Çin’de şemsiyeler, ibadet ve erk simgesi olarak kullanıldılar. İnsanların sahip oldukları güç ve mevkiye göre kat kat yapıldı. Ne kadar yüksek mevkiye sahipsen şemsiyenin katları da o kadar fazla olurdu. Afrika’da ise kızlar evlendikleri gece kocalarına şemsiye hediye eder, onlarda bu özel hediyelerini önemle korurdu.

Bu güneş siperlikleri, Japonya, Çin ve İngiltere’de yaşayan soylu hanımlar için daha başka bir anlam kazandı. Beyaz teni, güzelliğin ve asaletin bir göstergesi sayan bu soylu hanımlar, tarlada çalışırken iyice esmerleşmiş köylü kadınlardan farklı görünmek istedi. Zaten şemsiye de birçok yerde kadın eşyası olarak görüldü. Eski Yunan ve Roma’da erkekler tarafından nadiren kullanıldı. Bunları taşıyan erkekler, kadınsı görülerek alay edildi. Oysa Yunanlı aristokrat hanımlar, beyaz şemsiyeleriyle salınırken, bazı hanımlar da iki tekerlekli araba yarışlarında hangi takımı tutuyorlarsa şemsiyelerini, o takımın renklerine boyattı. Çok yıllar sonra 16.yy’a gelindiğinde bile, birçok Avrupa ülkesinde olduğu gibi Fransa’da da şemsiye kullanan erkekler kadınsı bulundu. Aslında şemsiyenin batılı erkekler tarafından kabul görmesinin en büyük nedeni, onun güneşe karşı değil de yağmurdan korunmak için kullanılmaya başlanması diye düşünülür. Avrupa’da şemsiyeye popülerlik kazandıran ve erkekler arasında da yaygın bir şekilde kullanılmasını sağlayan kişi ise, Jonas Hanway‘dır. 1786 yılında ölene kadar inatla şemsiyesini kullandı. Kendisine gülenlere aldırmayan bu İngiliz centilmeni, yağmurlu havalarda ıslanmadan rahatça dolaştı. Kısa bir süre sonra, onun ne kadar pratik, ne kadar işe yarar bir şey olduğunu gören diğer erkekler de fazla direnmeden şemsiyeyi kullanmaya başladılar. Hemen hemen tüm kaynaklar Hanway’in bu alaycı insanlara karşı mücadelesinden söz eder.

Diğer taraftan bazı belgeler şemsiyenin çok daha eski tarihlerde yağmura karşı kullanıldığını söyler.  Bunlardan biri Romalı kadınlara dikkat çeker. Amfi tiyatroda şenlikleri izlemeye gelen Romalı hanımların, yağmur başlayınca yağlayarak su geçirmez hale getirdikleri şemsiyelerini açmaları tartışmalara neden olur. Bunun sonucunda Roma kralı Domitian tarafından bu tartışmalar bir karara bağlanır. Bundan sonra hanımlar, yağlanmış şemsiyelerini kamu alanlarında, serbestçe kullanabileceklerdir. Bir başka kaynakta Çinlilerin yağmura karşı ilk şemsiye kullananlar olduğuna işaret eder. Çinliler kâğıt şemsiyelerini, mumlayarak ve cilalayarak su geçirmez hale getirerek, yağmur altında rahatlıkla dolaşabildiklerinden söz eder. Bu bilgiler ışığında, yağmura karşı şemsiye kullanılması,  İngiliz centilmenden çok daha öncedir diyebiliriz. Ama insana çelişik gelen şudur ki, ilk kullanımından Jonas Hanway’a kadar olan zaman diliminde neden bu yaygınlık kazanmamıştır?

Şemsiyenin tarihinin araştırılması esnasında, kullanımının çok uzun süre önce başlamasından dolayı bazı zorluklar ve belirsizlikler yaşanmaktadır. Yine de gelişiminde ışık olabilecek birkaç detayı daha paylaşmak faydalı olacaktır. İlk katlanan şemsiyelerin ne zaman icat edildiğine, ünlü Yunanlı yazar Aristophanes’in bir kitabındaki “ kulakların şemsiye gibi açılıyor, sonra da katlanıyor…”  cümlesi biraz ışık tutacaktır.  Batı Afrika krallıklarından Dahomey’de yapılan bir şemsiye ise burada belirtilmeyi özellikle hak etmiştir. Bu çok ilginç şemsiyenin etrafına 841 çene kemiği asılmış ve en üstüne de bir kuru kafa konularak yapılmıştır. Yine ilginç bir şemsiye örneğine Osmanlıca yayınlanan Servet-i Fünun dergisinin 12 Mayıs1891 tarihli sayısında rastlıyoruz. Şimdiki şemsiyelerden daha büyük ve basık olarak patenti alınan bir şemsiyenin, vücudu daha iyi koruduğunu ama taşıyanların yürüdükleri yolu rahatça görebilmeleri için şemsiyenin ön tarafına küçük bir pencere açıldığını, bu pencereye de cam geçirildiğini, gülümseyerek okuyoruz.

Yılların şemsiyeyi nasıl şekilden şekle soktuğunu bu örneklerden daha iyi anlıyoruz. Ayrıca yapımında kullanılan malzemeleri incelemek başka bir araştırma konusu olacak kadar çok ve derindir. Ama genel olarak birkaç cümlede özetleyecek olursak; altın, gümüş gibi değerli madenlerden üretilenlerden, değerli taşlarla bezenenlere kadar, sedef kakmalılardan ahşap oymalılara kadar, fildişi ya da dövülmüş kemikten yapılmış saplarıyla birer sanat eserine dönüşenleri söylemeden edemeyiz. Kâğıttan yapılanın yanı sıra, envai çeşit kumaşlardan üretilip de,  dantellerle, fırfırlarla nasıl da gösterişli hale geldiklerini belirtmeden geçmemek gerek.

Peki, şemsiyenin bizdeki yansımaları nelerdir? Şemsiyeye dair en eski bilgi, Kanuni Sultan Süleyman’a kadar iner. Kanuni’ye ait bir kanyon (savaş gemisi) fırtınaya yakalanarak Silivri Körfezi açıklarında batar. Kendisine ait olan şemsiye ve elmas şemsiye topuzu, içinde oldukları sandıkla birlikte suya gömülür.*

Diğer bir bilgi, daha yakın bir tarihe ait. 28 Mart 1891 sayılı Resimli Gazete’de yayımlanan bir haberde, Ali Paşa’nın Londra Sefaretinde bulunduğu sıralarda Sultan Abdülmecit’e hediye ettiği, değerli ve bir o kadar da ilginç şemsiyenin özelikleri anlatılır. İngiltere Kraliçesi tarafından da ödüllendirilen bu el yapımı ve pek kıymetli şemsiyenin özellikleri o kadar çoktur ki; 500 İngiliz Lirasına mal olmuş, çivilerine varıncaya kadar altından yapılmıştır. İpek kumaş üstüne yapılan işleme sanatı, hemen göze çarpar. Şemsiyenin sapında da bir takım özellikler vardır. Elle tutulan kısmında, gizli bir yayla çıkarılıp takılabilen bir kronometre görülür. Onun üstünde bir buçuk parmak genişliğinde bir güneş saati ve bir pusula bulunur ki, rakamları bile Osmanlıca yazılmıştır. Bunun üstünde ise, fildişinden yapılmış bir kısım vardır. Fildişi yüzey, arma ve silah motifleriyle süslenmiş; üzerine altın şerit işlemeli kenarları olan bir ayna eklenmiştir. Son olarak da,  yirmi mil mesafeyi görebilecek kadar güçlü bir dürbün bulunmaktadır. Tabii tüm bunların altından yapıldığını da söylemeliyiz. Ayrıca şemsiyenin, kullanılmadığı zaman içine yerleştirileceği, bir de özel kutusu vardır. Şemsiyeyle birlikte bu kutuda bulunan, altından yapılmış bazı eşyalar şunlardır; gayet iyi gösteren bir mercek, ay yıldızla süslenmiş bir tarak, termometre, yine ay yıldızla süslenmiş iki taraflı bir çakı, kurşun kalem koymaya yarayan bir muhafaza ve ucunda altından yapılmış bir saat anahtarı (saatleri kurmak için kullanılır) ve kurşun kalemin kurşunlarını korumaya yarayan bir kutudur ki tüm bunlar şemsiyenin içinde bulunan özel bir boru yardımıyla, şemsiyenin sapına yerleşebilirler.

Tüm bu şemsiyelerin işlev ve imal edilişlerindeki değerleri bir kenara koyacak olursak, biçimindeki estetiğin de insanları etkilediğine şüphe yok. Bu yüzden milyonlarca kartpostala konu oldu; birçok ünlü ressam modellerini tuvale şemsiyeleriyle aktardı. Pek çok usta fotoğraf stüdyosu bu yüzden poz veren insanları, şemsiyeleriyle fotoğraf karelerine yansıttı.

Peki, şemsiye şimdi hangi noktada? Bunca uzun yoldan sonra kendine yüklenen tüm anlamları sırtından atan şemsiye,  katlanıp küçülerek çantamızdaki yerini aldı. Şimdi bizim için sadece yalın hizmetiyle var olmaktalar.

* İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün ve belediyenin resmi sitelerinde Kanuni Sultan Süleyman olarak verilmiştir. Reşat Ekrem Koçu ise Tarihimizde Garip Vakalar adlı eserinde, bu olayın II. Mahmut döneminde yaşandığını belirtir.

Kaynakça

1) Resimli Gazete, 28 Mart 1891

2) Servet-i Fünun, 12 Mayıs 1927

3) Etingu Turgut, Hayat Mecmuası, sayı 44

4) Ebcioğlu Münir Hikmet, Yıllar Boyu Tarih, Sayı 5

5) Özcan Sapan, Şeylerin Tarihi , Çiviyazılar Yayınevi, Ekim 2004

The following two tabs change content below.

Gülderen Bölük

1987 yılında İstanbul Bulvar Tiyatrosu'nda çocuk oyunları ekibinde tiyatro çalışmalarına başladı. 1995 yılına kadar bu tiyatroda birçok eserde ve çocuk oyununda rol aldı. 1998 yılında Bahçelievler Belediye Tiyatrosunda biz sezon sahne aldı. 2002 senesinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Gösteri Sanatları Merkezi, Tiyatro Yazarlığı ve Yönetmenliği’nden mezun oldu. Aynı yıl Mimar Sinan Üniversitesi, Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı bitirdi.2002 yılında İğne Deliği Sanat Atölyesi’ni kurdu ve atölyede verdiği fotoğraf derslerinin yanı sıra birçok etkinlik düzenledi. Bu etkinliklerde birçok sanatçıya ev sahipliği yaptı. Aynı zamanda dia gösterileri ve sergilerde yer aldı, konferanslar verdi. Uzun yıllardır Osmanlı Dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ait fotoğraf koleksiyonu yapan Bölük, bu konudaki araştırmalarını makaleler şeklinde kaleme aldı. Yazıları Newsweek, Aktüel, Collection, Popüler Tarih, Toplumsal Tarih, On Air, Jet Life, Fotoğraf Dergisi gibi birçok dergide yayımlandı. 2003 yılında Collection Kulübü'ne üye olan Bölük, kulüp üyeleriyle beraber; pek çok koleksiyon sergisinde yer aldı 2006 yılında Devlet Fotoğraf Yarışmasında “Başarı” ödülü aldı. Birçok eseri sergilenmeye değer bulundu.2009 yılında Kültür A.Ş. tarafından "İstanbul'un 100 Fotoğrafçısı" adlı kitabı yayımlandı. Fotoğraf Tarihi alanında birçok konferans verdi. 2010 yılında Marmara Üniversitesi, Fotoğraf Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Üç yıla yakın bir süredir Fotoğraf Dergisi'nde Foto Bellek adlı köşesinde fotoğrafa dair Osmanlı Dönemi'nden kalan belgelerin çevirisini yapmaktadır. 2014 Yılında ikinci kitabı Fotoğrafın Serüveni, Kapı Yayınları tarafından yayımlandı. 1993 yılından bu yana anaokullarında yaratıcı drama ve tiyatro eğitimi vermektedir.

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

2 Yorum Gökyüzü Tanrıçasının Simgesi: Şemsiye

  1. Turgay Tuna :

    Sevgili Gülderen ,
    Gönülden tebrik ediyorum, yaratmış olduğun bu güzel site için.
    Selamlar, sevgiler
    Turgay Tuna

    • kolektomani :

      Çok değerli Turgay Tuna,
      Bu cesaret verici güzel yorum için teşekkür ediyorum. Türkiye’nin en başarılı yayın yönetmeni ve editörlerinden biri olan Benan Kapucu ile birlikte bu blogu hayata geçirdik. İkimizin de göstermiş olduğu bu titizlik ve heyecanın sizlerce takdiri mutluluğumuzu arttırdı. Teşekkürlerimle…
      qb

Turgay Tuna için bir cevap yazın Cevabı iptal et

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir