Kameranın Önündeki ve Ardındaki Kadınlar

08 Eylül 2014 | Gülderen Bölük | foto bellek

Ülkemizde fotoğrafın kabulü matbaa gibi geç olmaz.  Keşfi, 1839 yılında Fransız Bilimler Akademisi tarafından ilan edildikten kısa bir süre sonra Osmanlı topraklarında da yankı bulur. Devletin resmi yayın organı Takvim-i Vakayı Gazetesi’nde haber olarak yer alır.  Kısa süre sonra gezgin fotoğrafçılar Osmanlı topraklarına gelerek sayısız fotoğraf çekerler. Zaten yüzyılın başından itibaren, başta İstanbul olmak üzere İmparatorluğu ziyaret eden yabancı sanatçıların ve meraklı gezginlerin sayısı iyice artmıştır. Ayrıca İstanbul’a yerleşip stüdyo açan fotoğrafçıların varlığı da yine gazete ilanlarına yansır.

Bizim yerli stüdyolarımız ise keşfinden on bir yıl sonra arka arkaya açılmaya başlar. İlki; Rum asıllı Vasilaki Kargopulo’nun kendi adıyla Beyoğlu’nda açtığı fotoğrafhanedir.  Tıpkı Kargopulo gibi Rum ve Ermeni vatandaşlarımıza ait ilk stüdyoların, bugün önemli müzelerde yer alan eserleri, fotoğraf tarihimizi kıvandıracak, son derece başarılı işlerdir.

İlk Müslüman fotoğrafçımız ise stüdyosunu 1910 yılında vilayetin karşısında açan Bahaettin Bediz olacaktır.  Kadın fotoğrafçıların görülmesi içinse dokuz yıl daha beklememiz gerekiyor. Profesyonel ilk kadın fotoğrafçımız Naciye Hanım -sonradan Suman soyadını almıştır- asker olan eşinin cephede olduğu ve maaşların düzenli ödenemediği çetin savaş yıllarında, şartların da dayatmasıyla bir stüdyo açar. Başarılı da olur. Çünkü erkeğin karşısında peçe açmayı hoş karşılamayan Müslüman gelenek, Naciye Hanım karşısında anlamını yitirir. Burada vurgulanması gereken nokta şudur; aslında Müslümanlıkta Allah’ın yaratıcılığını taklit ve puta teşvik temeline dayandırılarak yasaklanan, canlı suretlerin resmedilmesine karşı bir tepki değildir bu; kadının erkek karşısındaki durumuyla ilgili bir taassuptur. Nitekim Bahaeddin Bediz, bina içindeki vitrine koyduğu çarşaflı kadın portreleri yüzünden tehdit alır ve bazı tutucular “iffetli Müslüman kadınlar sergileniyor” diye vitrine saldırırlar. Yani erkek fotoğrafları değildir böyle bir tepkiye neden olan.

Yeraltı fotoğrafhanesinin sahibi Arif Hikmet Koyunoğlu da,  kaleme aldığı anılarında bu konuyla ilgili bir örnek verir.  Bir gün eşiyle birlikte stüdyoya gelen bir dostunun fotoğrafını çeken Koyunoğlu, peçesini açması hususunda kadını zor ikna ettiklerini yazar. Kısaca, ilk andan itibaren Müslüman erkeklerin stüdyolara gidip poz vermeleri normal karşılanıyor. Hatta hanedana mensup erkeklerin ve devlet adamlarının fotoğrafları çekiliyor ve satışa sunuluyor.

Yine, fotoğrafın duyurulmasından kısa bir süre sonra gazetelere yansıyan bir ilan; Beyoğlu’nda stüdyo açıp çalıştıran Loran Astras’ın eşinin de fotoğrafçı olduğunu ve İslam dinine mensup hanımların fotoğraflarını onun çektiğini yazar. Başka bir ilginç isim de ünlü ressam Zonaro’nun eşi Elisa Zonaro’dur. Saray ressamlığına getirilen Fausto Zonaro, resimlerindeki harem kadınlarının çoğunu eşinin çektiği fotoğraflardan yararlanarak yapmıştır. Elisa’nın, Sultan Abdülhamid’den sarayın resmi portrecisi unvanını almış olması, hareme giriş çıkışlarında ona büyük kolaylık sağlar. Diğer yandan haremde yaşayan, dış dünyaya meraklı, aynı zamanda da fotoğraf çektirmeye hevesli kızlar ise, hiç çekinmeden kendisine sayısız poz verir.

Kadının kamera karşısında gösterdiği hassasiyet, fotoğrafçıları bir takım tedbirler almaya iter.  Bunlardan bir tanesi de çekimden sonra cam negatiflerin göz önünde kırılarak,  tekrar çoğaltılamayacağı konusunda sahiplerine verilen güvencedir.

Tamamen ortadan kalkmasa da, 1900’lerin başında kadının fotoğraf karşısında takındığı bu tutumun yumuşadığını,  yine elimize ulaşan fotoğraflara bakarak söyleyebiliriz. Tabii bu yumuşama, tıpkı fotoğraf gibi yukarıdan aşağıya doğru dikey bir hareketlilik gösterir. Yani, zengin, Avrupa görmüş, kültürlü kesimden halk tabakasına doğru zamana bağlı olarak yayılır.  Bu tarihlerden önce fotoğrafa yansıyan Türk kadını imgeleri ise, oryantalist tarzda kurgulanmış ve gayrı Müslim tebaadan model olarak seçilmiş kadınlara ait portrelerdir.

Tüm bu sebeplere bağlı olarak Naciye Hanım, içinde bulunduğu zaman diliminde peçe konusunda duyarlılık gösteren kadın müşteriler için bir tercih sebebi olur. Üstelik kadınlar onun karşısında sadece peçelerini açmazlar; örtülerini de çıkarırlar, saçlarını salarlar ve bu fotoğrafları cephede savaşan eşlerine gönderirler.

Naciye Hanımdan başka profesyonel anlamda fotoğraf tarihimize giren bir diğer ilginç isim de Muzaffer Hanım’dır. Ne yazık ki kendisiyle ilgili fazla bir bilgiye sahip değiliz. Henüz ondan bize ulaşan bir fotoğraf mevcut değil ve stüdyo açtığına dair de bir iz de yok Yine de Muzaffer Hanımın davet edildiği evlere, konaklara gidip fotoğraf çekimleri yaptığını biliyoruz.  Onun ismi ilk olarak Süs dergisinin 1923 tarihli ikinci sayısında karşımıza çıkar. Dergi Muzaffer hanımı okuyucularına ilginç bir şekilde tanıtır; “Adi bir kartpostala gün ve saat tayin ederek adresinizi yazınız, idare hanemize gönderiniz. Muzaffer Hanım hemen şitab edecek (ecele edecek) ve hem resimlerinin muvaffakiyetiyle hem fiyatının ehveniyeti ile sizi son derece memnun edecektir. Bir tecrübe ediniz!” diyerek sadece tanıtmakla kalmaz, hararetle tavsiye eder ve adres yeri olarak da aracılık eder.  Bu ilginç ilandan iki ay sonra aynı dergi, bu kez Muzaffer Hanımın gördüğü rağbetten dolayı müteşekkir olduğunu yazar ve davet mektuplarını özel günlerinden en az bir hafta evvel gönderdikleri takdirde çıkabilecek müşkülatın engellenebileceği hanımefendilere duyurulur. Görünen o ki, Muzaffer Hanım da kadın olmasından dolayı bir avantaj sağlamış.

Cumhuriyetin ilanından bir müddet sonraysa bu kez profesyonel hayatın içinde Maryam Şahinyan görülür. Çalışmaya başladığı 1937  yılından 1985’e kadar, yarım asır gibi uzun bir iş hayatıyla karşımıza çıkan önemli bir kadın fotoğrafçımızdır.

Not ; Bu makale ilk olarak #Tarih dergisinin 3. sayısında, 96. sayfada, “Peçelerini önce hemcinslerine açtılar” başlığıyla yayımlandı.

The following two tabs change content below.

Gülderen Bölük

1987 yılında İstanbul Bulvar Tiyatrosu'nda çocuk oyunları ekibinde tiyatro çalışmalarına başladı. 1995 yılına kadar bu tiyatroda birçok eserde ve çocuk oyununda rol aldı. 1998 yılında Bahçelievler Belediye Tiyatrosunda biz sezon sahne aldı. 2002 senesinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Gösteri Sanatları Merkezi, Tiyatro Yazarlığı ve Yönetmenliği’nden mezun oldu. Aynı yıl Mimar Sinan Üniversitesi, Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı bitirdi.2002 yılında İğne Deliği Sanat Atölyesi’ni kurdu ve atölyede verdiği fotoğraf derslerinin yanı sıra birçok etkinlik düzenledi. Bu etkinliklerde birçok sanatçıya ev sahipliği yaptı. Aynı zamanda dia gösterileri ve sergilerde yer aldı, konferanslar verdi. Uzun yıllardır Osmanlı Dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ait fotoğraf koleksiyonu yapan Bölük, bu konudaki araştırmalarını makaleler şeklinde kaleme aldı. Yazıları Newsweek, Aktüel, Collection, Popüler Tarih, Toplumsal Tarih, On Air, Jet Life, Fotoğraf Dergisi gibi birçok dergide yayımlandı. 2003 yılında Collection Kulübü'ne üye olan Bölük, kulüp üyeleriyle beraber; pek çok koleksiyon sergisinde yer aldı 2006 yılında Devlet Fotoğraf Yarışmasında “Başarı” ödülü aldı. Birçok eseri sergilenmeye değer bulundu.2009 yılında Kültür A.Ş. tarafından "İstanbul'un 100 Fotoğrafçısı" adlı kitabı yayımlandı. Fotoğraf Tarihi alanında birçok konferans verdi. 2010 yılında Marmara Üniversitesi, Fotoğraf Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Üç yıla yakın bir süredir Fotoğraf Dergisi'nde Foto Bellek adlı köşesinde fotoğrafa dair Osmanlı Dönemi'nden kalan belgelerin çevirisini yapmaktadır. 2014 Yılında ikinci kitabı Fotoğrafın Serüveni, Kapı Yayınları tarafından yayımlandı. 1993 yılından bu yana anaokullarında yaratıcı drama ve tiyatro eğitimi vermektedir.

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir