Öldüren Güzellik

23 Ağustos 2016 | Gülderen Bölük | gündelik yaşam

Goethe der ki; güzellik her yerde aranan bir konuktur.

Bu ilk çağlardan itibaren böyle olmuştur. Güzellik adına yapılan onca şey, çekilen onca zahmet ortadadır. Peki ama güzellik uğruna ölümü göze alabilir misiniz? Bu konuda ciddi bir istatistik yapılmış mıdır bilemiyorum ama haberlere yansıyan örneklerin sayısı dudak uçuklatıcı.

Aslında güzellik adına göze alınan ölümler hiç de yeni değil. Ayrıca hayatta kalmayı başaranların ödediği bedeller de hafifsenecek gibi değil. Örneğin beyaz bir tenin asalet göstergesi sayıldığı eski yıllara gidelim. İngiltere kraliçesi 1. Elizabeth’in yüzünü beyaz göstermek için kullandığı üstübeç pudra, cildinde kapanmayan yaralar meydana getirmişti. Onun bu durum karşısında yaptığıysa, üstübeç pudrasını daha kalın kullanarak yaralarını kapatmak olmuştur. 1558’de öldüğünde yüzünün bembeyaz bir maske gibi olduğu söylenir

On yedinci yüzyılda yaşamış Tofano di Adamo adındaki bir İtalyanın ürettiği ‘Aqua Tofana’ adını verdiği beyazlaştırıcı kozmetik malzemesi de epey can almıştır. Bir farkla; bu kez kendileri değil, bunu kullanan kadınların kocaları ölmüştür ki sayı 600’ü bulunca Adamo tutuklanmıştır ve ürettiği kozmetikte arsenik bulunduğunu itiraf etmiştir.[1]

Aslında beyaz üstübeç kullanımı çok daha eskilere, ta 14. Yüzyıla kadar gider. O dönemin moda düşkünleri de pudra yerine üstübeç kullanırlar ki ham maddesi zehirli kurşundur. O dönemde yüzün beyazlığı kadar yanakların kırmızısı da bir o kadar önemliydi ve bu modaya erkekler de uyuyordu. Bunun için sülüğen adı verilen son derece zehirli bir madde kullanılıyordu ki maddi değeri, zehiri kadar kuvvetliydi.

Çok daha eskilere gidelim; 8000 yıl önceye ne dersiniz? Günümüzden bunca zaman evvelinde bile güzellik önemli bir konudur. Arkeologlar MÖ. 6000 yılarına ait paletler ortaya çıkarmıştır ki bunlar yüze sürülen pudrayı ve göz boyasını hazırlamak için kullanılırlardı. Mısırlıların 4000’lerde makyaj sanatında ustalaştığı, güzellik salonlarının ve parfüm imalathanelerinin de o oranda geliştiği biliniyor. Özelikle göz makyajı çok yaygındır ve tercihen gözlerde yeşil kullanılır. Dudaklar, mavi-siyah; yanaklar kırmızı… [2] Ölümden sonraki yaşamı çok önemseyen ve bu nedenle de tekrar dirildikleri zaman kullanmak üzere mezarlara gerekli olacak her türlü eşyayı yığan Mısırlılar, makyaj malzemelerini unutmamışlardır ki kadınlar kadar erkeklerin de makyaj yaptığı bu mezar eşyalarından rahatlıkla çıkarılabilir. Ayrıca günümüze kalan heykellerde Mısır kral ve kraliçelerinin makyajları oldukça belirgindir.

Mısırlılar, gözlerine sürdükleri yeşil farı yeşil bakır cevherinden elde ediyorlardı ve hem alta, hem de üste olmak üzere koyu bir şekilde gözlere uyguluyorlardı. Gözlerinin konturlarını, kaş ve kirpiklerini belirgin hale getirmek içinse, toz haline getirilmiş antimon, kavrulmuş badem, bakırın siyah oksidi ve kahverengi balçıktan yapılan siyah bir macun kullanıyorlardı.[3]

Mısırlılarda makyajın öldürücülüğü ile ilgili çok veri yoksa da kullanılan malzemelerin uzun vadede, özellikle göz gibi hassas organlara zarar vereceğini tahmin etmek zor değil.

Tabii güzellik deyince yalnızca makyaj aklımıza gelmemeli. Varlıklı Çinlilerin 1000 yıl önce makbul saydıkları küçük ayak modası uğruna çektikleri bilinmekte. Kalıplanan ayaklar; zenginlik göstergesi olduğu kadar bir güzellik anlayışıydı da. Ancak bu kalıpların ayak parmaklarını kırdığı, şeklini bozduğu pek çok kız çocuğunu yürüyemeyecek kadar sakat bıraktığı belgelenmiş sosyal vakalardır.

Tıpkı bunun gibi ince belli görünmek uğruna Avrupalı hanımların içine girdikleri korseler ise tam bir felakettir ki 1800’lerin basını bu tip haberlerle doludur. Korselerin sıkılmasıyla iç organların sıkışıp yer değiştirdiği bu sebepten sık sık bayılma vakalarının yaşandığı bilinmekteydi. Yine de dönemin kadın ve erkekleri ipleri çekip büzmekten vazgeçmediler. Öyle ki kaburga kemikleri kırıldığı ve ciğerine battığı için ölenler olduğu da gazetelerin konuları arasında.

Myanmarlı kadınların boyunlarına taktıkları halkaların sayısı oranında güzelleştikleri düşüncesi de benzer zihinlerin bir yaratısı. Temelinde mitsel öyküler olduğu kadar güzellik anlayışının izlerini de bulmak mümkün. Çocukluktan itibaren devamlı halkayla yaşayan Myanmarlı kadınlar,  boyun kaslarının gittikçe daha fazla zayıflamasından dolayı, artık belli bir uzunluktan sonra halkasız boyunlarını dik tutamazlar.

Ya günümüzde, özellikle mankenler üzerinde ciddi baskı yaratan zayıflık hastalığına ne demeli? Anoreksiyaya yakalanıp gencecik yaşta ölenlerin sayısı hiç de az değil. Hatta zayıflama çayları adı altında satılanların doğurduğu hastalıklar ve ölümler de bir sır değil. Peki, apartman topuklarla yürürken hanımların rahat olduklarını düşünen biri var mı? Hala pek çok kadın daha uzun bacaklı ve daha seksi görünmek için, ayaklarda ciddi deformasyonlar yapan ‘stiletto’ların üzerinde salınıyorlar.

Güzellik herkes için bir ihtiyaçsa da, onun insan bedenindeki ölçüsüdür önemli olan. Yaşam enerjisinin kim bilir nerelere gittiği bir ölü bedeni güzel saymak anlamlı gözükmüyor. Dolayısıyla güzelliğin birinci adımının ve geçilemez sınırının beden sağlığı olduğunu belirterek yine Goethe ile bitiriyorum yazımı…

“Ey Zeus, ben niçin ölümlüyüm? diye sordu güzellik.

Ben yalnız ölümlüyü güzel yaptım ya, dedi tanrı.”[4]

[1] Moda Hakkında Çılgın Gerçekler, İş Bankası Yayınları, s.42

[2] Özcan Sapan, Şeylerin Tarihi, Chiviyazıları, s.181

[3] Sapan, age

[4] Gürsel Aytaç, Goethe Der ki… Türkiye İş Bankası Yayınları, s.305

The following two tabs change content below.

Gülderen Bölük

1987 yılında İstanbul Bulvar Tiyatrosu'nda çocuk oyunları ekibinde tiyatro çalışmalarına başladı. 1995 yılına kadar bu tiyatroda birçok eserde ve çocuk oyununda rol aldı. 1998 yılında Bahçelievler Belediye Tiyatrosunda biz sezon sahne aldı. 2002 senesinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Gösteri Sanatları Merkezi, Tiyatro Yazarlığı ve Yönetmenliği’nden mezun oldu. Aynı yıl Mimar Sinan Üniversitesi, Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı bitirdi.2002 yılında İğne Deliği Sanat Atölyesi’ni kurdu ve atölyede verdiği fotoğraf derslerinin yanı sıra birçok etkinlik düzenledi. Bu etkinliklerde birçok sanatçıya ev sahipliği yaptı. Aynı zamanda dia gösterileri ve sergilerde yer aldı, konferanslar verdi. Uzun yıllardır Osmanlı Dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ait fotoğraf koleksiyonu yapan Bölük, bu konudaki araştırmalarını makaleler şeklinde kaleme aldı. Yazıları Newsweek, Aktüel, Collection, Popüler Tarih, Toplumsal Tarih, On Air, Jet Life, Fotoğraf Dergisi gibi birçok dergide yayımlandı. 2003 yılında Collection Kulübü'ne üye olan Bölük, kulüp üyeleriyle beraber; pek çok koleksiyon sergisinde yer aldı 2006 yılında Devlet Fotoğraf Yarışmasında “Başarı” ödülü aldı. Birçok eseri sergilenmeye değer bulundu.2009 yılında Kültür A.Ş. tarafından "İstanbul'un 100 Fotoğrafçısı" adlı kitabı yayımlandı. Fotoğraf Tarihi alanında birçok konferans verdi. 2010 yılında Marmara Üniversitesi, Fotoğraf Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Üç yıla yakın bir süredir Fotoğraf Dergisi'nde Foto Bellek adlı köşesinde fotoğrafa dair Osmanlı Dönemi'nden kalan belgelerin çevirisini yapmaktadır. 2014 Yılında ikinci kitabı Fotoğrafın Serüveni, Kapı Yayınları tarafından yayımlandı. 1993 yılından bu yana anaokullarında yaratıcı drama ve tiyatro eğitimi vermektedir.

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir