Pamuk Tarlalarından Yükselen Çığlık: Blues

25 Ağustos 2015 | Sener Köksümer | müzikomani

İnsanlık tarihinin en yüz kızartıcı olayı köle ticaretidir ve bu ayıp 400 yıldan daha fazla sürmüştür. 1444 yılında başlayan bu korkunç insan avı sanayi devriminin başlamasıyla birlikte azalmış, daha sonra bir takım yasalarla zaman içinde tamamen yasaklanmış, ancak bu iğrenç insan ticareti milyonlarca siyah derili masum insanın da hayatına mal olmuştu. Sanayi devriminin, kıta Avrupası yerine İngiltere’de başlaması bir rastlantı değildir. Yüzyıl süren keşifler, savaşlar, sömürgecilik, korsanlık ve en önemlisi esir ticareti İngiltere’yi en zengin ülke halline getirmiştir.

Almanya’nın Hamburg, Hollanda’nın Amsterdam ve Fransa’nın en büyük limanı olan Nantes önemli köle ticareti limanlarıydı. Ancak sömürgeciliğin ve köle ticaretinin uzmanı İngilizler bu işin tekelini ellerine geçirmişlerdi. Liverpool, Bristol ve Glasgow şehirleri tüm gelir ve gelişimini köle ticaretinden ede ediyordu. 1792 yılında sadece Liverpool limanına kayıtlı 132 köle gemisi mevcuttu, bu da o tarihte insan ticaretinin hangi boyutlara ulaştığının göstergesidir. Batı Afrika kıyılarından zorla toplanan köleler, zincirlere vurularak gemilere yüklenmiş ve son derece sağlıksız koşullarda çok uzun bir deniz yolculuğu ile şayet sağ kalırlarsa esir pazarlarında yüksek fiyatlarla satılmışlardır. Gemi ambarlarına istiflenen kölelerin yarıya yakını, yetersiz gıda ve hastalıklar nedeniyle yolda ölmüşler ve denize atılmışlardır. Köylerinde doğayla iç içe yaşayan, yaşadığı çevreye saygılı, ihtiyacı kadar avlanan ve doğanın kendisine sunduklarıyla beslenen bu mutlu insanların yaşadığı travma dayanılır gibi değildir. Hayatlarında ilk defa gördükleri zırhlı, kılıçlı, kalkanlı hatta ateşli silahları olan beyaz insanlar onlar için korkunun, acının ve gözyaşının zebanileridir. Kabileleri basılmış, kulübeleri yakılmış ve sadece genç kadın ve erkek köleler toplanmış, yaşlılar, bebekler ve çocuklar hunharca öldürülmüştür. Kurtulanlar ise dağlara kaçmış fakat orada yaşamlarını sürdürememişlerdir. Yeni kıtaya ayak basan köleler açık arttırma ve pazarlık sonucu toprak sahiplerine satılmışlardır. Köle sahipleri kayıtsız şartsız kölenin mutlak sahibidir ve onu kullanma tasarrufu tamamen kendisine aittir.

Yeni kıtanın verimli topraklarında bolca yetişen pamuk ve şeker kamışı köleler tarafından toplanır, köleler tarafından balyalanır ve köleler tarafından nakliyesi yapılırdı. Bu iş için köleler günde on beş saatten fazla çalışmak zorunda kalırlardı. Şanslı olanlar çiftlik evinde aşçılık temizlik, çocuk bakımı gibi işler yapar nispeten daha az yorulurlardı. İşini aksatanlar kırbaç cezasına çarptırılır, kaçanlar ise mutlaka yakalanırdı çünkü bir siyahın beyazlar arasında dolaşması imkânsızdı ve yakalanan köle diğerlerinin gözü önünde idam edilirdi. Genç köle kadın defalarca önce çiftlik sahibi, sonra çocukları ve nihayet kâhyaların tecavüzüne uğrar, şayet hamile kalırsa çocuğunun yaşama şansı olmazdı.

İnsanlık tarihinin yaşadığı bu en büyük dramın sebebi beyaz adam Tanrı’ya, İncil’e ve İsa’ya rağmen bu vahşeti sürdürmüştür. Dini onayı da hiç utanmadan fetva ile papasından almış ve para için kirlettiği ruhunu rahatlatmaya çalışmıştır. Köle sahibi beslediği hayvanına gösterdiği sevgi ve himayeyi, emeğinden para kazandığı kölesine göstermemiştir. Günümüz Amerika’sında devasa bir sektör haline gelmiş holdingin temelinde sömürülmüş köle emeği vardır.

Köleler bütün bu acılara müzik sayesinde katlanmışlardır. Köylerindeki neşe, mutluluk ve coşkulu ritmin yerini korku ve hüzün almıştır. Sadece rüyalarını süsleyen özgür ormanları, dansları, aşkları ve mutlu yaşamları bitmiştir. Tarlaya giderken, ürün toplarken, demiryolu döşerken, hamallık yaparken, kamçılanırken mırıldandıkları sesler Blues’dur; Blues hüzün demektir, hüzün ise kölenin kendisidir. Köyünde kullandığı davul, sahibi tarafından yasaklanmıştır ancak, blues şarkılar söyleyerek daha çok ürün topladıkları için şarkı söylemeleri yasaklanmamıştır. Zamanla Avrupa Balad müziği Afrika müziği ile harmanlanmış, kölelerin banjo ve mızıka kullanmasına izin verilmiş ve siyah halk müzik türü gelişmiştir. Hıristiyanlaştırılan köleler kilise korolarında da hüznün müziğini haykırıyorlardı. Tarlada, demiryolu inşaatlarında, hamallıkta sürekli şarkılarla yaşama sarılıyor, özgürlük umutlarını koruyorlardı. Umutlarını şarkı sözlerine aktarıyor, kamçılanmayı göze alarak patronların hoşlanmadığı şarkılar seslendiriyorlardı.

Ah kâhya kâhya, kör müsün yoksa!                                                                                                                                                         Saatine baksana! Aç gözünü bak paydos vakti                                                                                                                                       Ah kâhya kâhya, nasıl iş bu böyle?                                                                                                                                                       Düdükler çalıyor, çalıştırıyorsun beni hala.

Şarkılar ekip biçerken öyle hüzünlü söyleniyordu ki, gözyaşlarını tutamıyorlardı ama patronu görünce gözüne bir şey kaçmış gibi yaparlardı. Çünkü patronlar kölelerin böyle şeyler hissetmesini istemezlerdi. Kabilesi yok edilmiş, inançları elinden alınmış, davul çalması yasaklanmış siyah insan şimdi beyazların elinde yeniden biçimlendiriliyordu. Beyazların ilahileri siyahların dilinde ‘spiritualere’ dönüştü. Din dışı yaptıkları müziği siyah ilahilerle birleştirdiler ve kiliselerde Afrika müziğinde olduğu gibi çağrıya yanıt biçiminde kullandılar.

Evet, hepimiz özgür olacağı                                                                                                                                                                     Evet, hepimiz özgür olacağız                                                                                                                                                                         Tanrı bize göründüğü zaman

Bu hüzünlü haykırış daha sonraları sahnelerde ve plak kayıtlarında da devam etmiştir. Klasik Blues’un imparatoriçesi Bessie Smith, uluslararası üne kavuşmasına rağmen yoksul çocukluk günlerini asla unutmamıştır. 1928 yılında kaydedilen “Poor Man’s Blues” “Yoksul Adamın Bluesu” çekilen onca çilenin çığlığıdır.

Zengin beyefendi, zengin adam aç yüreğini ve kafanı                                                                                                                         Yardım et bitsin bu zor mu zor zamanlar, yoksula şans tanı                                                                                                         Villanda yaşarken bilemezsin zor zamanların anlamını                                                                                                                       Yoksul adamın karısı ölüyor açlıktan, kraliçeler gibi seninkinin yaşamı

Çok ilginçtir bütün bu acılara sebep olan Avrupalı beyazlar, Blues ve Caz şarkıların en iyi dinleyicileri olmuşlardı. Amerika pazarlarında daha az satılan tüm plaklar Avrupa’da çok ilgi görüyor, daha çok satılıyordu ve Avrupalı müzik yapımcıları siyah şarkıcıların peşinden koşuyordu. Ve rüzgâr bir gün yön değiştirdi ve köle ticareti 1926 yılında uluslararası bir sözleşmeyle resmen yasaklandı. Ancak, bu yasak kâğıt üzerinde kaldı, ırkçılık uzun yıllar devam etti. Klasik Blues’un imparatoriçesi Bessie Smith, Missisipi Clarksdal’e giderken bindiği otobüs devrildi. Otobüsteki tek siyah kendisiydi ve yaralıydı, ilk gelen yardım arabası önce beyazları taşıdı. Daha sonra Bessie Smith’i götürdüler ancak hastane kapısında henüz 39 yaşındayken kan kaybından öldü çünkü getirildiği hastane yalnızca beyazları kabul ediyordu. Yüzlerce defa tekrarlanan bu insanlık ayıbı, köle ticaretinin yasaklandığı 1926 yılından 11 sene sonra yani 24 Eylül 1937’de yaşandı.

Günümüzde ILO (Uluslararası Çalışma Örgütü) tarafından hazırlanan rapora göre tüm dünyada 13 milyon insan kürek mahkûmu gibi çalıştırılıyor. Modern köle olarak adlandırılan bu insanlar medeni (!) sahiplerine yılda 32 milyar dolar kazandırıyorlar. Görünen o ki, rengi, dini, dili ne olursa olsun çaresiz insanların çığlıkları hiç bitmeyecek.

Kaynak

Caz, Hüznün Müziği Kalem Yayıncılık, Ankara, 1985

The Story of The Blues, Poul Oliver, Chilton Books Co.  New York, 1973

Bu yazı ilk olarak Collection Dergisi’nin 37. sayısında yayımlanmıştır.

 

The following two tabs change content below.

Sener Köksümer

Destine Sahafın sahibi olan araştırmacı yazar, Sener Köksümer’in koleksiyon tutkusu çocukluğuna kadar iniyor. Türk sineması, Türk Tiyatrosu, plak, deniz kabukları, fotoğraf gibi pek çok alanda zengin bir koleksiyona sahip. Çeşitli konularda yazdığı makaleleri, aralıksız on yıldır Koleksiyon dergisinde yayımlanıyor. Aynı zamanda Yurt Gazetesi’nde Ahmet Kemal ismiyle siyasi yazılar da yazmaktadır.

Son Yazıları Sener Köksümer (Tüm Yazıları)

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir