Pierre Loti Kahvehanesi

03 Haziran 2014 | Sener Köksümer | gündelik yaşam

Eyüp Bizans İmparatorluğu döneminde sık ormanları ve bitki örtüsüyle çok yeşil bir semtti. Bu nedenle olsa gerek Latincede yeşil anlamına gelen Kosmidion ismiyle anılırdı. Sık ormanlarında her çeşit av hayvanı, Haliç’te ise buraya has bol miktarda balık bulunurdu ve belgelere göre şimdiki Eyüp Sultan camii yerinde Bizans İmparatorluğuna ait bir av köşkü vardı. Ayrıca burada asillere ait başka av köşkleri, yazlık saraylar, kiliseler ve manastırlar da mevcuttu. Ancak semt, İstanbul surları dışında kaldığı için korumasızdı ve diğer sur dışı yerleşim bölgeleri gibi birçok kez istila edilmiş, yağmalanmış ve konumu gereği en büyük zararı da Kosmidion görmüş, defalarca yerle bir edilmişti.

Fatih Sultan Mehmet’in 1458’de İstanbul’da yaptırdığı ilk selatin cami (sultanlar için yaptırılan büyük cami) Eyüp Sultan Külliyesi’dir. İnanışa göre Halid Bin Zeyd Ebu Eyyûb el-Ensari, Arap istilasında burada şehit olmuş ve burada gömülmüştür. Gömüt, Fatih’in hocası Akşemsettin tarafından bulunmuştur. Buraya cami, medrese, türbe ve hamam dışında maalesef bir şey kalmamıştır. Eyüp kasabası Osmanlı döneminde de mükemmel bir yazlık, olağanüstü Haliç manzarası ile yıllarca dillerden düşmemiştir. Bu kasabanın ayrıcalığı İngiliz Julia Pardoe’nun (1808-1862) gözünden kaçmamış, 1835’de geldiği İstanbul’a hayran olmuş ve bir kitabında Eyüp için özellikle şunları yazmıştır: “Surların dışında ve limanın bittiği yerde kurulmuş olan bu kasabaya, Türklerin gözünde bir ruhaniyet sinmiştir. Ağaçlarla bezeli tepelere yaslanan, kıyılarında zarif yalılar bulunan ve boğaza kadar tüm Haliç’i gören Eyüp’ün konumu eşsizdir. Cami kubbelerinin güneşte parıldayan altın alemleri ve gökyüzüne ulaşan beyaz minareleriyle İstanbul, Sarayburnu’na doğru uzanır.”

Eyüp kasabasına hayran olan tek Batılı elbette Julia Pardoe değildi. 19. yüzyılda İstanbul’a gelen Fransız deniz subayı Julien Viaud da (1850-1923) İstanbul’u özellikle Eyüp kasabasını ve Türkleri çok sevmişti. Askerlikten ayrılan Viaud yazarlığa başlamış ve en önemli eserini İstanbul’da kaleme almıştı. Bütün eserlerinde Pierre Loti takma adını kullanmış soyadını ise Pasifik adalarında yetişen Lotüs çiçeğinden aldığı söylenmektedir. Loti’nin bir eserinde yazdığına göre İstanbul’a ilk geldiğinde Hasköy’de bir ev kiralamış, yazları ise Kandilli’deki Kont Leon  Ostrorog Yalısına misafir olmuştur. Ayrıca Fransız konsolosunun Ortaköy’deki evinde, Galatasaray’da Hotel d’Angleterre ve Tepebaşı’nda Pera Palas Otelinde de konakladığı söylenir.  Daha sonraki İstanbul ziyaretlerinde ise Divan Yolu’nda bir evde konaklamıştır.

Pierre Loti’nin Eyüp’le ilişkisi burada yaşayan Aziyade isimli Selanikli bir Çerkes kızına aşık olmasıdır. Kimi kaynaklar ise Aziyade’nin Kafkas kökenli olduğunu iddia eder. 19. yüzyıl sonlarında Eyüp tepelerinde bulunan iki evden biri kahvehanedir, diğerinde ise Pierre Loti’nin oturduğu söylenmektedir. Ancak bununla ilgili belge ve kanıt yoktur. Fakat Mesut Koman “Eyüp Sultan Loti Kahvesi Çevresi” başlıklı eserinde Pierre Loti’nin mukaddes Eyüp mahallesinde oturduğunu ve Arif Efendi ismiyle tanındığını yazar. Pierre Loti’nin Eyüp’ün mukaddes dağı olarak adlandırdığı yer, bugün kendi adıyla kahvenin bulunduğu tepedir. Sayın Koman’dan öğrendiğimize göre Loti, Aziyade isimli romanını nefis manzarasıyla kendisini büyüleyen bu kahvehanede Haliç’e nazır bir masada kaleme almıştır. Ayrıca Loti’nin bu kahvehaneye düzenli olarak geldiği, kahve ve nargileyi de çok sevdiği bilinmektedir.

Günümüzde Pierre Loti kahvehanesi olarak bilinen mekanın 19. yüzyıl sonlarında açıldığı ve ilk adının da Rabia kadın kahvehanesi olduğu öne sürülür, ancak bu bilgiye ait belge yoktur. 1876’da Bulgaristan’dan İstanbul’a göç edip Eyüp’e yerleşen ve burada  semt bekçiliği yapan Ragıp Ağa, sözkonusu kahvehaneyi 1880’de satın alarak işletmiştir. Reşat Ekrem Koçu’ya göre Ragıp Ağa, başında ağabani sarıklı fes, kollu beyaz yelek, beyaz şalvar, üstüne beyaz sakız kuşağı sarar, ayaklarına beyaz çorap ve katır kundura giyer; hoş sohbet, ehli dil ve kalenderdir. Ayrıca Türk dostu Pierre Loti’nin de gönlünü almasını bilmiş bir adamdır. Ragıp Ağanın Seyfettin isimli ünlü bir çırağı vardır.  Bu ünü, başından çıkarmadığı ‘fesleğen saksısı’ tabir edilen fesinden kaynaklanır.  Seyfettin efendi kahvehaneyi Ragıp Ağadan devir alarak bir müddet işletir. Daha sontra mekanı sırasıyla Kambur Halit, Yakup ve Haşim Efendiler işletmişler, 1940’larda ise Feshane fabrikası emekli müdürü Binbaşı Sıtkı Bey mekanın mülkiyetini üzerine almıştır. Reşat Ekrem Koçu mekanı 1926-1955 yılları arasında Haşim Dağdeviren’in devir aldığını ve  oğlu Kadri’yle birlikte işlettiğini yazar. Haşim Beyden sonra mekan işletilememiş ve dokuz yıl içinde adeta harabe haline gelmiştir. 1964 yılının ayış ayında etnelog araştırmacı ve yazar Sabiha Tansuğ Hanımefendi, yok olmaktan kurtardığı binlerce tarihi esere bu mekanı da dahil etmiş ve Pierre Loti kahvehanesini kiralayarak yıkılmaktan kurtarmıştır. Sayın Tansuğ kiraladığı kahvehaneyi kısa süre sonra satın almış, burayı restore ettirerek bir divanhane mangalı ve fıskiyeli havuzla tezyin etmiş, Pierre Loti’nin büstünü yaptırarak sundurmaya yerleştirmiş ve 1979 yılında Nedim Altıntoprak Beyefendiye satarak bu Osmanlı mirası kahvehanenin günümüze kadar ulaşmasına öncülük yapmıştır.

Pierre Loti kahvehanesine Karyağdı yokuşundan çıkılır. Günümüzde teleferik de hizmete girmiştir ancak yürüyüş tercih edilmelidir. Çünkü yokuşun ince uzun yolu, zarif döşenmiş taşları ve sağlı sollu tepeye kadar uzanan mezarlıklarıyla adeta bir zaman tüneli gibidir. Osmanlı mezar taşı işçiliğinin hüve-l bâki (Bâki kalan O’dur) dizesiyle başlayan en zarif örneklerini burada görmek mümkündür. Mezar taşlarına ‘Şahide’ denilirdi. Bunlar baş ve ayak ucu olmak üzere iki adettir. Baş şahidesine mezar taşı yazısı, ayak şahidesine ise süslemeler işlenirdi. Osmanlı mezarları kadın, erkek, çocuk ve cellat mezarlığı olmak üzere dört kısma ayrılırdı (…)  Pierre Loti kahvehanesi civarı Sultan Abdülmecit dönemine kadar cellat mezarlığı olarak kullanılmıştı. Fakat cellat mezarları halk tarafından uğursuz olarak nitelendiğinden devamlı tahrip edilmiş, zaman içinde diğer mezarlarla karışmış ve günümüze çok azı kalmıştır.

Geçmişin içinden geçen bu tarihi ve hüzünlü yolculuk ‘Eyüp’ün Mukaddes Dağında’ son bulur.  ilahi sessizliğe eşlik eden selvi hışırtıları aklınıza takılan onlarca soruyla geride kalır. Şimdi İstanbul’un en eski kahvehanesi Pierre Loti soluklanmak ve dinlenmek için sizi beklemektedir. Demli bir çay ya da mis kokulu Türk kahvesi eşliğinde, tablo gibi bir manzara karşısında zaman dururken, akşamın alaca karanlığı İstanbul’u sarmalar. Haliç’in sakin sularına düşen mehtap ve yıldızların pırıltılarına ise birer birer yanmakta olan şehrin solgun ışıkları karışır.

Kaynakça

Koçu, Reşat Ekrem. Eyüp’te Pierre Loti Kahvehanesi, Türkiye Turing Otomobil Kurumu, 1969, İstanbul

Koman, Mesut. Eyüp Sultan Loti Kahvesi ve Çevresi, Güler Basımevi, 1966, İstanbul

İstanbul Eyüp Gezi Rehberi, Atölye Yayıncılık, 2005, İstanbul

Not; Bu makale ilk olarak Collection Dergisi 34. sayısında yayımlanmıştır.

The following two tabs change content below.

Sener Köksümer

Destine Sahafın sahibi olan araştırmacı yazar, Sener Köksümer’in koleksiyon tutkusu çocukluğuna kadar iniyor. Türk sineması, Türk Tiyatrosu, plak, deniz kabukları, fotoğraf gibi pek çok alanda zengin bir koleksiyona sahip. Çeşitli konularda yazdığı makaleleri, aralıksız on yıldır Koleksiyon dergisinde yayımlanıyor. Aynı zamanda Yurt Gazetesi’nde Ahmet Kemal ismiyle siyasi yazılar da yazmaktadır.

Son Yazıları Sener Köksümer (Tüm Yazıları)

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir