haydarpaşa

Tren; Gelir…

05 Ağustos 2013 | Merih Akoğul | dosya, gündelik yaşam

Uzun uzun düşünmeye gerek yoktu. “Bir taşıt?” sorusunun hızlı karşılığı anılarımın yolculuğunda tıkır tıkır ilerleyen bir trendi. Beni bugüne taşıyan köprü, gitmek istediğim yön, hayallerim ve en sadık aşkımdı.

Vapur, otobüs gibi kara taşıtları çocukluğumda beni hep tutardı. Biraz uzun yol gitsek, tüm seyahatlerim bir kabusa dönerdi. Hatta semtler arasındaki yolculuklar bile bundan nasibini alırdı. Bazen Aksaray, bazen Bahçelievler… Coğrafyaları değiştirme heyecanı mı, yoksa o taşıtların mekanik devinimleri mi benim midemi bulandırırdı, bilemiyorum. Belki de çocukluğa ait olduğunu sandığım etkilenmeye hassas bir ruhun aradığı bahanelerdi bunlar. Hâlâ araba kullanmıyor oluşumun ve otobüsle alınan karayolundan fazla hoşlanmayışımın sebebi de bu olabilir mi acaba…

Bindiğin taşıt ne olursa olsun, zaman içinde yolların, yan koltuğa anılarını oturtarak veya bir dostunla daha rahat katedilebileceğini keşfettim. Eskiden en çok yolculuk yapmayı istediğim taşıt uçak da olsa da, türlü nedenlerden dolayı şehrin uç noktalarındaki havalimanlarına zorlukla ulaşmaktan kontrolden geçmeye; dar koltuk aralarından, risklerinin fazlalığına kadar uçakla seyahat etmeyi en altı sıraya koyuyorum. Ama hızı ve çağımızın en iş bitirici taşıtı olması her durumda uçağı rakipsiz kılıyor.

Lodoslu günlerde yaşadığım kötü deniz yolculukların yanına, geçtiğimiz yaz büyük bir cesaret örneği göstererek yaptığım 7 günlük bir Ege-Adriyatik gemi seyahatimi de koyarak, en azından psikanalitik anlamda bu meseleyi kapadığıma inanıyorum. Bir futbol sahası uzunluğundaki gemide, rüzgârın terkisinde katettiğim deniz millerini hayatımın kalan kısmında kullanmak üzere anılarıma dahil ediyor ve yeni bir deniz yolculuğuna kadar bu meseleyi kapatıyorum. Öyleyse artık sözü, çocukluğumun en güzel ulaşım aracı, beni önce gençliğime sonra da bu yaşıma ulaştıran trene getirebilirim.

Trene ait ilk anılarım, Türkiye’nin en kalabalık ilçesi olan Bakırköy’de doğup büyümemle yakından ilgilidir. Gerçekten de tamamen Fransız estetiğini taşıyan banliyö trenlerinde sanki bir ömür geçirmiş gibiyimdir. Dünyayla bizi bağlayan ana arter gibiydi Bakırköy tren istasyonu. 10 dakikalık bir yürüyüşten sonra istasyona varır, vaktinde gelmeyen trenleri sonsuz bir sabırla bekler ve yazgımızın bizi götüreceği yerlere doğru giderdik.

Bakırköy’den sonra ilk hatırladığım istasyon Sirkeci’ydi. Buraya gelince, Bakırköy’dekine benzemeyen, kıyıları vapurlarla bezeli bambaşka bir dünyaya doğru açılırdık. Eminönü, Mahmutpaşa, Beyazıt gibi semtlere alışveriş için gittiğimizde hep bu güzergâhı kullanırdık. Tabi ki oyuncakların da başkentiydi Eminönü. Çoğuna bakar, gelecek tur için sıradakini kafamıza yazar, belki bir tanesini alır ve keyifle eve dönerdik. Çocukluğumuzdaki en güzel oyuncaklarımız, yeni gelişmekte olan ilkel plastik döküm endüstrisinin ve bıkkın teneke atölyeciliğinin kitsch örnekleriydi. Ama yine de onların yardımıyla kurduğumuz dünyalar bizi bugünlere getirmiştir. Üzerinde Ankara Ekspresi yazan bir teneke trenim olduğunu net bir biçimde hatırlıyorum.

8 yaşında Suadiye’deki yazlık evimize (sayfiye) gitmeye başladığımızda bu kez de Haydarpaşa’dan kalkan banliyö trenlerini kullanmaya başlamıştık. Yapıldıktan epey sonra ana hatta eklenen bu ara istasyon, bu kez de bizim Anadolu Yakası’ndaki kurtarıcımız olmuştu. Bakırköy’den trenle Sirkeci, ardından eski Galata Köprüsü’nü yaya olarak geçip O günlerde Karaköy’den Haydarpaşa vapuruna biniyor, sonra da Haydarpaşa’dan Gebze’ye kadar giden trenin Söğütlüçeşme, Kızıltoprak, Feneryolu, Göztepe, Erenköy akışını takip edip, 6. istasyon olan Suadiye’de inerek 10 dakikalık bir yürüyüş ile sahile varıyor ve evimize ulaşıyorduk. Bakırköy Zuhuratbaba Caddesi No:12’den, Plaj Yolu’nun sonundaki şu günlerde yıkımına başlanacak olan Suadiye Sahil Sitesi’ne, Yosun Blok C 2’ye ulaşmak ortalama 2.5 saati buluyordu. (Gerçi şu günlerde otomobille karayolundan aynı güzergâhın bundan daha fazla sürdüğü bile oluyor)

Aslında, havacılığa ve uçaklara 12 yaşından sonra müthiş bir biçimde merak salmıştım. O yüzden liseyi Yeşilköy 50 Yıl Lisesi’nde okumak istedim. Babaannemin ikametgâhı üzerinden kayıt olup okula başladığımda, Bakırköy istasyonundan yola çıkıyor, Hava Harp Okulu’nun bulunduğu -her geçişte bahçesindeki F-104 Starfighter uçağına özlemle bakarak- Yeşilyurt İstasyonu’nu da araya alarak Yeşilköy’e varıyordum. Aslında benim uçak muhabbetim, daha ortaokul zamanında trenle kaçak olarak Yeşilköy’e gitmekle başlamıştı. Sonrasında da otostop ile havaalanına gidiyorduk. Bazen pilotlar, bazen yolcular bizi otomobillerine alıyorlardı. Kimse almadığında da en az 45 dakika yaya olarak azimle hedefimize doğru yol alıyorduk. Şimdi düşünüyorum da, ne büyük cesaretmiş bizimkisi… Ama işin en ilginç yanı, beni o çok sevdiğim uçaklara götüren, ilk sevdam olan, banliyö trenleriydi.

Trenler benim cesaretimi sınadığım ilk sosyal yapılanmalardı. Trene, kodüktöre yakalanmadan kaçak binmek ve trenin kapısına asılarak dışarıda gitmek gibi maharetlerimi hep burada kazandım. Hatta, denize girmek için ailemizden gizlice Menekşe’ye gider, saatlerimizi rehin bırakarak sandal kiralar, denize girer, iyice yanar, ardından da dönüş trenininde suya girerken mayo yerine giydiğimiz ıslak donlarımızı trenin penceresinden çıkarıp kurutmaya çalışırdık. Ev halkının bu yaptıklarımdan haberi olsa sonuçları çok ağır olurdu.

Tren hem bir ulaşım aracı, hem de bizler için bir oyuncaktı. Ondan hem korkar, hem de onunla içli dışlı olurduk. Tren durmadan inmek ve tren hareket ettikten sonra yanında koşarak ona binmek, taşradan gelen gençlerin delikanlılığa geçişteki Yüksekkaldırım macerası gibi bir şeydi bizler için. Hem bireysel cesaretinizi sınıyor, hem bedensel gücünüzü artırıyor, hem de şansınızın gelecekte size neler sunacağının falını açıyorduk. Ama en büyük cesaret gösterimiz ise kapısına asıldığımız ve giderek hızlanan trenden en son atlamaktı. Bazen perona düşer, bazen de tren inemeyeceğimiz bir hıza geldiği için Yeşilyurt’a kadar gidip, oradan geri dönmek durumunda kalırdık. Bildiğimiz bir şey daha vardı ki; bu oyunların en sonunun, bazen tren ile peron arasına sıkışıp uzuvlarını kaybeden unsanların hikayeleriyle kesişme ihtimalleriydi. Evimize günlük olarak giren Hürriyet Gazetesi’nin mahalle haberlerinei birer sütunluk üzücü haber olma olasılığımızda çok yüksekti.

En büyük keyiflerimizden biri de, Bakırköy’den yola çıkıp tren hattını takip ederek Yeşilyurt’a yürümekti. Ayamama Deresi’yle cilveleşen tren yolumuz, her türlü risk ve heyecanı da içinde barındırması dolayısılyla bizim için bulunmaz bir heyecan kaynağıydı. Mesela, hayatımda ilk kez aldığım bir paket Üçüncü sigarasını orada hat boyunca Yeşilyurt’a gidiş yolu üzerinde bir arkadaşımla bitirmiştim ama ağzım yüzüm de şişmişti. Bir kaç kez kuş avlamaya da heveslenmiş, ama ne yaptığmız sapanla ne de alıp serdiğimiz ağ ile başarılı olamamıştık. O gün üzüldüğüm bu konu, beni şimdilerde çok mutlu etmektedir. Arada gördüğümüz yılanlar da, ortama ayrı bir heyecan katardı.

Tümünü düşündüğümde gerçekten de tuhaf günlerdi. Özellikle Bakırköy Sirkeci Hattı’nda, özellikle Samatya’dan (Kocamustafapaşa) sonra yer alan güzergâh üzerindeki mahallelerin içinden geçerdi trenler… Ben hep o evlerde yaşayan insanları düşünürdüm; uyku saatlerinden sevişmelerine kadar, hayatlarını trenlerin geçişlerine göre nasıl ayarladıklarını.

Bir ara, Bakırköy İstasyonu’nda yatan bir dekovile kafayı takıp sürmeye çalıştığımızı, ama gücümüz yetmediği için hareket dahi ettiremediğimizi hatırlıyorum. İstasyona giriş kapısından değil de, billet almadan dik ve tehlikeli yamaçlarından inip çıkmak da ayrı bir keyifti. Ayrıca iki kuruş harçlığımızı bozdurup olabildiğince madeni paralara çevirtir, onları da raylar üzerine koyup geçen trenin ezmesini beklerdik. İlk hatıra paralarımızı şekillendiren araç, yine trenlerdi. Bazen çiviler de bundan nasiplerini alırlardı. Hele Şark Ekspresi’ni son durağı Sirkeci İstasyonu’nda yolcularını indirirken görmek ayrı bir keyifti. Adamlar Bursa Kılıç Kalkan Ekibi’ni görünce neye uğradıklarını şaşırıyorlardı. Kimbilir kaç kez denk gelmiştim bu karşılama törenlerine. O günlerde aklımda nedense, bu trene bir gün, bir biçimde binebileceğim düşüncesi vardı.

Ama en güzeli Bakırköy İstasyonu’ndan geçen buharlı lokomotifleri izlemekti. Arkasında siyah bir duman topu bırakan mühendislik harikası olan bu lokomotifleri defalarca selamlamıştım. Şansa yakaladığımız, sonra da tamamen kaybolan bu trenleri, tıpkı Fellini’nin “Ve Gemi Gidiyor” filmindeki geminin geçişinde gibi hayranlıkla izlerdik. Dünyanın neresinde olursam olayım, ne zaman bir buharlı lokomotif görsem, yüreğimde uyuyan bir Anka’nın çılgınca devindiğini hissederim. Lokomotifleri, yani buhar kazanlarıyla donanmış bu heybetli canavarları, gelişen uygarlığın ve insanlık tarihinin de dev adımları olarak görürüm.

Trenlerin, hayatımdaki yeri oyuncak olarak da önemliydi. Birkaç kez dönemin popüler teneke oyuncaklarından trenlerimiz de olmuştu. Ama kardeşimle birlikte rahat durmaz, özellikle mekanik ve kurmalı diğer oyuncaklara yaptıklarımızı
-elimize bir makas alıp divanın altına girer, oyuncağı çalışma prensiplerini anlamak adına paramparça ederdik- trenlere de uygulardık. Bu yüzden hem azar işitirdik, hem de olası oyuncakların hayatımıza girmesi giderek daha zorlaştırırdık.

Henüz Türkiş Caddesi’ndeki kira evimizde oturuyorduk. 6 yaşındaydım, Almanya’da çalışan annemin ikizi olan teyzem ve dayım, Türkiye’ye gelirlerken çocukluğumun bilinçaltı tünellerini bir daha asla terketmeyecek olan oyuncak trenimizi satın almışlardı. Bu inanılmaz bir durumdu. Benim de artık elektrikle çalışan, virajlara tam hız girerken son vagonunu savuran harika bir trenim vardı. Bizim demiyorum, zira 4 yaşındaki kardeşime bu trenin hiçbir şey ifade etmeyeceğini biliyordum. Dayımın rayları bir elips oluşturacak biçiminde kurduğunu, ardından lokomotifi ve vagonları yerleştirdiğini ve ondan sonra raylara akımı verdiğimizi ve bizim keyiften çığlıklar attığımızı hatırlıyorum. Tren, rayların üzerinde adeta kayarak ilerliyordu; düğmeyi ters yöne çevirince de tren geri geri gidiyordu. Gece geç saatlere kadar, uykum gelmesine rağmen oynadığımı ve yatağa gitmek için zorlukla ikna edildiğimi hatırlıyorum. Ondan sonraki günlerde tren belki en çok bir gece daha kuruldu ve teyzemler gidince de yine makasla içini açarak bozmayalım diye ortadan kaldırıldı.

Ertesi yıl biz Zuhuratbaba Caddesi’ndeki evimize taşınınca, annem de bu treni bir güzel sakladı. Biz neredeyse bir yıl boyunca -ki bana tüm çocukluğum kadar uzun gelmişti- kardeşimle beraber evin altını üstüne getirerek treni aradık. Bir gün, annem misafirliğe gittiğinde yatak odasındaki gardrobun içinde trenin saklandığı yeri bulduk. Belki aradan iki sene geçmişti, emin değilim. Altın arayıcılarının aylarca uğraştıktan sonra eleğin içinde çamurların arasında minik bir parça altın bulması benzeri büyük bir heyecan yaşadık.

Kardeşimle birlikte treni kutusundan çıkardık; rayları kurup denedik. Olmadı; tren bozulmuştu, çalışmıyordu. Sonra usulca, bu ana hiç tanık olmamış, uzun uğraşılar sonucunda sanki treni hiç bulmamışız gibi tekrar eski yerine koyduk. Büyük bir hayal kırıklığı yaşamıştık. Artık dayımın bir sonraki gelişini beklemekten başka seçeneğimiz kalmamıştı. Uzun bir süre sonra, dayım yaz tatili için İstanbul’a geldi; o da kurup denedi ama çalıştıramadı. Biz zaten trenin çalışmadığını biliyorduk. Sekiz yaşındaydım, çok üzgündüm ve dayımın Almanya’dan getirdiği Nutella bile keyfimi yerine getirememişti.

Yıllar birbirini kovaladı, çok uzun bir süre böyle bir oyuncağım olmadı; tren tutkum, zaman içinde uçaklara doğru kaydı. Tren keyfimi ise Bakırköy ya da Sirkeci İstasyonu’nda gördüğüm, Şark Ekspresi’ni göstermelik olarak Halkalı’dan Sirkeci’ye kadar çeken buharlı lokomotifleri izleyerek gidermeye çalışıyordum. Model trenler tutkum olmuştu ama maddi durumum hiç bir zaman iyi bir takım almaya yetmedi, ta ki Kraliçe’nin adasındaki günlerime kadar…

Aradan tam 22 yıl geçmişti. 30 yaşındaydım ve küçük bir reklam ajansının ortağı olmama rağmen, her şeyi bırakıp İngiltere’ye, Londra’ya gitmeye karar vermiştim. Artık orada Bakırköy’den binip tüm dünya ile bağlantımı kurduğum trenin yerine metro vardı; her ne kadar onlar adına “underground” deseler de (Türkiye, özellikle de İstanbul, ilkönce frankofon olmuştur, dilimiz İngiliz mandasının eline geçmeden önce.) O da raylar üzerinde gidiyordu ve aynı aileden uzak akraba olmasının dışında trenle fazla ilgisi yoktu ama beni istediğim yere en hızlı biçimde ulaştırıyordu. Yine de tren tutkumu dizginleyemiyordu.

Holborn metro istasyonu benim için British Museum’a yataklık ettiği için kutsal istasyonlardan biriydi. Yine bir gün müzenin çok yakınında bulunan bir oyuncakçı dükkanı içinde trenlerin yer aldığı müthiş vitriniyle anında beni cezbetmişti. Vitrininde inanılmaz model trenler vardı. Gittim, büyük çocuklara çok alışık, kibar bir satıcı beni özgür bırakarak trenlerle uzun süre baş başa kalmamı sağladı. İndirimde olan Bachmann marka buharlı lokomotifi aldım. Ardından da vagonları seçtim. Ve sıra raylarına gelmişti. Kontrol ünitesi ile birlikte onu da aldım. Sanki rüyadaydım.

O günlerde, East Putney’de Norroy Road’da 68 numaralı binada, Bay ve Bayan Yosun’ların kiracısı olarak giriş katının üzerindeki odada yaşıyordum. Haftalığı 75 Pounda kaldığım, banyo ve tuvaleti dışarıda, orta kattaki küçük odamda 55 hafta boyunca hayatımın en güzel günlerini geçirmiştim. Her şeyimi İstanbul’da bırakmış ve yeni bir hayata başlamıştım. Ama bun değmişti. Gittiğim okuldaki 20 yaşındaki Çinli arkadaşım Chang’ı eve davet etmiş ve çığlık çığlığa treni döndürüp durmuştuk. Bence çocukluğmda bize verilmediği için durmaktan bozulan trenimin acısını çıkarmış ve bu konunun yaşamımdaki derin tesirini sonlandırmıştım.

Sonra aynı mağazaya birkaç kez daha gittim. Rayları uzattım, yeni aksesuarlar aldım. İşte ünlü oyuncakçı Beatties’de aldığım tren takımı ve ilerleyen günlerde buna eklediğim ilave vagon ve raylarla verdiğim para nedeniyle, İstanbul’a düşündüğümden bir ay önce dönmek zorunda kalmıştım. O günlerde fotoğrafı bırakmış, müziğe iyice sarmış ve serbest bıraktığım bilinçaltımla oyuncakların büyülü dünyasına yeniden dalmıştım. Londra günlerim, benim hüzünlü bulduğum hayatımın, ikinci aydınlanma dönemine karşılık gelmişti. Belki İstanbul’da her şeyimi yitirmiş ve Londra’da yeniden kazanmıştım.

İstanbul’a döndüğümde, ciddi bir uyum döneminden geçip, çaya süt atma alışkanlığımdan sıyrılır sıyrılmaz eski evime yerleşmiş, marangoza banyo dolapları yaptırmış, trenler için de üç katlı küçücük bir vitrini aradan çıkartmıştım. Ama şaşırtıcı yanı, bu küçük sürgülü camlı vitrine istenen para, banyoya yapılan dolapların parasına neredeyse eşitti.

Treni artık kurup oynamıyorum ama hâlâ her akşam onun elimin altında olduğunu bilmenin mutluluğuyla gidip bakıyorum. Böylelikle, içimdeki üşümüş eski çocuğu mutlandırıyorum.

Bir de aklımdan çıkmayan bir film var: Doktor Jivago, hayatımda unutamadığım ilk sinemascope filmlerinden biridir. Oradan çok net hatırladığım iki görüntüden birisi Dr. Jivago’yu oynayan Omar Sherif’in ıslak bakışları ve ince uzun perdede karların içinden adeta kayarak giden trendir. 18 yaşında, o sıra dışı sanat mekânı Hodri Meydan Kültür Merkezi’nde ilk kez izlediğim bu film hâlâ aklımdadır. Bu arada evimin salonunda asılı duran fotoğraflardan biri de, Sabit Kalfagil’in 1977 yılında Kayseri’de çekmiş olduğu başyapıtlarından, bende Anadolu’yu daha yakından keşfetme isteği uyandıran o inanılmaz tren fotoğrafıdır.

O günler aklıma şimendifer, peron, istasyon, karatren, kondüktör, makinist, dekovil, Serkisof gibi kelimelerle birlikte geliyor. Yaşarken zor ve sorunlu sandığımız dönemlerin, aslında hayatımızın en güzel günleri olduğunu sonradan anlıyoruz. Özellikle uçak gibi bütünden koparak seyahat yaptığımız araçlar hep canımı sıkmıştır. Bir taksiye atlamış, şehrin bir ucundan diğer ucuna gitmiş, havaalanının sıkıcı ortamında bir sürü kontrolden geçip tüm seyahat zevkinizi kaybetmiş, ardından da ayaklarınızı yerden kesip tuhaf diyarlara doğru yola çıkmışsınızdır. İşte tüm yol fobilerim, bu arakesitte büyümüş ve benliğimi sıkıntılara gark ettirmiştir.

Oysa tren, sıklıklı yaptığım yolculuklarda baş aracım olmuştur. İzmit, Eskişehir, Ankara, Afyon gibi hayatım boyunca gittiğim şehirlerde hep treni yeğlemişimdir. Özellikle akşam çıktığım yolculuklarda, gece boyunca yiyeceğim bisküvi, çikolata, meyve suyu, kuruyemiş gibi malzemeleri depolamış; tıptı Yusuf Atılgan romanlarından çıkmış gibi hissettiğim ve çok insani bulduğum kondüktörlerin eşliğinde sabah varılacak şehirleri kucaklamışımdır. Hele yolculuğun Gebze kısmını da atlattıktan sonra artık klasik olmuş ortalama iki fincan limonlu çay servisi beklemem ve bunu da keyifle içmem işin ayrı bir törensel kısmıdır. O tıkırtılar eşliğinde gide dura geceyi yarılayan; içeri dolan bozkır rüzgârıyla bir ürperip, içerideki kaloriferle de bir bunalan bizler, trenlerin şoklamalarıyla günümüze kadar sapasağlam(!) geldik. Galiba biz, çocukluktan itibaren en çok eksikliğini hissettiğimiz trenin verdiği güven duygusunu sevmiştik. Ayrıca, Freud’un tren ve tünel kavramlarını çok üst boyutlara taşıdığını da biliyoruz.

Ama trenle yaşadığımız en büyük şölen ise, tüm çocukluğumuz boyunca ailece Ankara’ya anneannemlere yaptığımız yolculuklardı. Her şey inanılmaz güzeldi. 10 saat boyunca gidip sonunda Ankara’da olmak güzel bir duyguydu. Nedense o günlerde 15 günlüğüne de olsa İstanbul’dan kurtulmayı severdim. Oysa günler yıldırım hızıyla geçer, yaz tatillerinin tüm çocukluğumuz boyunca tek eğlencesi olan tatilimiz biter ve geri dönerdik. Yine tek avuntumuz, Sirkeci-Halkalı Hattı’nda çalışan banliyö trenleri olurdu. O yolculuklardan hatırladığım ve en rahatsız olduğum tek konu, sürekli olarak Ankara Garı’na hep son anda vararak yaşadığmız büyük telaşlardı.

Gerçekten de annem ve ailemizin Ankara’daki üyelerinin saatler süren ve bol göz yaşının akıtıldığı veda sahnelerinden dolayı seyahatlerden hiç hoşlanmadım ve psikolojim kötü etkilendi. Hatta birkaç kez treni kaçırıp, teyzemin oğlunun taksisiyle -filmlerdeki gibi- yan yollardan takip edip, makiniste yaptığımız el kol hareketleriyle Sincan’da durdurmuştuk. Bu kadar seyahat etmeme rağmen, kökü o günlerde yatan bir mesele olarak, bir yere giderken büyük bir gerginlik yaşarım. Hatta bazı yolculuklarda, bu sorun ancak ikinci günde tamamıyla geçer. Bu nedenle yer değiştirmeyi sevmem.

Ne yersen osundur derler. Buna çok inanırım. Çocukluğun da hangi taşıtlarla geçerse, onların biçimini alırsın diye de düşünüyorum. Ben otomobil kullanmadığım için hayatım hep tren, otobüs ve vapur yolculuklarıyla geçti. Anılarım tıpkı bir film şeridi gibi, yanımdan geçen ve keyifle etrafı seyrettiğim bir trendi sanki.

Sirkeci’ye her gelişimiz bizler için Ata’yı hatırlamak için iyi bir sebep olurdu: İstasyonda, büfeye yakın bir platformda trenden bakan Atatürk fotoğrafının yerleştirildiği ve kendisinin de yaşarken kullanmış olduğu bir vagon bulunurdu. Kendisinin, Mustafa Kemal ya da Gazi olarak değil de Atatürk olarak anıldığı günlerde, onunla sıkça karşı karşıya gelmek güzel bir duyguydu. İkinci güzellik de, istasyondan çıkar çıkmaz hemen karşınıza gelen boşlukta, hayatımda yediğim en lezzetli lahmacunları satan eski bir kahverengi Volkswagen minibüstü. Minibüsün bagajına yerleştirilmiş yüzlerce lahmacunu, yukarıdan sarkan çıplak bir ampulün aydınlattığını daha dün gibi hatırlarım. 9 istasyonluk sabrın sonucu, çoğu kez bu lahmacunla güzel bir biçimde son bulurdu.

Tren, nasıl hayatımın bir parçası olmasın ki, 11 sene kesintisiz olarak lise ve üniversite yaşamımın tamamında kullandığım taşıt banliyö trenleriydi. Trenleri bu kadar sık kullanmanın, yazar ve fotoğrafçı olmamda büyük rolünün olduğuna inanıyorum. Aklımda ne çok görüntü kalmış: Zührevi’nin demir parmaklıklı pencerelerinden el sallayan hayat kadınları, asılmış rengârenk çamaşırlara değercesine geçtiğimiz Roman Mahalleleri, Samatya’nın yorgun Eylüller’le gölgelenmiş kiliseleri, güçlü ezanlar, tedirgin çanlar, cama çıkmış canlar ve tezgâhlarında martılardan daha ısrarcı çığırtkan balıkçılar…

Küçük Ayasofya Camisi’nin merdivenleri, lodoslarla kuduran bendine sığmayan deniz, Florya’nın artık Atatürksüz Köşkü, Menekşe’nin balıkçı barınakları, artık bizlere paralel evrenden el sallayan Zeytinburnu’nun Ölüm Virajı kurbanları, Kazlıçeşme’nin anılarımıza tabaklanan derileri, Veliefendi’nin coşan atları, rayların altına serilen traverslerin kömürleşmiş kokuları, garip vurgularıyla trenlerde beze satan adam ve Hattat Hafız Yusuf Tavaslı’nın yıllar boyunca trenlerde binlerce kopyası müminlerle buluşan Namaz Hocası kitapları…

Çocukluğum, “Keşke yalnız bunun için sevseydim seni” dizesiyle son bulan bir Cemal Süreya şiiri gibi, üzerinde evimizin olduğu Bakırköy Zuhuratbaba Caddesi’nde kırbaç yeme riskine rağmen arkasına asıldığımız faytonlarla, çoğunlukla kaçak yolculuk ettiğimiz trenlerin o garip heyecanı arasında geçti.

Bildiğim kadarıyla, benim bindiğim banliyö trenlerinin gerçek bir tarifesi yoktur; geç gelir, güç gelir, daima kalabalıktır, bozulup yolda kalır ama gerçektir. Hayatı trende öğrenenlerin, okulla ev arasında kısıtlı bir güzergahta servisle gidip gelenlerden çok daha şanslı olduklarına inanıyorum. Sürünürcesine geçtiğimiz her pencerede, kocaman yaşamların olduğunun farkına varanlar, komedidense tragedyanın derinliğini anlayanlar, gizli bir kardeşlik anlaşmasının doğal sonucu olarak bu kitapta satırlarıyla yer almaktalar.

Genç yaşta bir trafik kazasında yitirdiğimiz sevgili mahalle arkadaşım Ercan Balcı ile hayatımızla ilgili vermiş olduğumuz en önemli karar yine trenlerin üzerindendi. O Yıldız Üniversitesi’ne, ben de Marmara Üniversitesi’ne gitmek üzere sabahleyin buluşur, 08.05’te Bakırköy’den daha ileri gitmeyip dönerek Sirkeci yönüne gidecek trene yetişmek için koşardık. 1985 yılına denk gelen son senemizde verdiğimiz karar, bundan sonra hiçbir taşıta yetişmek için koşmayacaktık. Ercan bu sözünü on senedir tutuyor.

Sonuç olarak; Bakırköy İstasyonu’ndan hayata başlayanlarla, taşı toprağı altın diyerek Haydarpaşa Garı’ndan İstanbul’a girenlerin bir biçimde ortak paydada kesiştiğini biliyorum: Hayatımız; aslında istasyonlara bölünmüş tren yolculuklarından başka bir şey değil ki!

Tren, kimilerine “hoş” gelmeyebilir.
Ama beni anılarımın üzerinden bu günlere getirdi.

 

Not: Bu yazı, “Trenler Kalkar Haydarpaşa’dan”  adlı kitaptan alınmıştır.

Derleyen: Haydar Ergülen, Kırmızı Kedi Yayınevi, 2013

 

The following two tabs change content below.

Merih Akoğul

1963 yılında İstanbul’da doğdu. M.S.Ü. Güzel Sanatlar Fakültesi Fotoğraf Ana Sanat Dalını (lisans)1985, M.Ü. Güzel Sanatlar Enstitüsü Fotoğraf Ana Sanat Dalını (yüksek lisans) 2001 yılında bitirdi. Farklı konularda yayınlanmış 13 kitabı bulunan Merih Akoğul, Türkiye’de ve Dünyanın çeşitli ülkelerinde 30 fotoğraf sergisi açtı, grup sergilerine katıldı. Fotoğraf sanatı ve kuramı konularında çalışmalar yaptı. Seminer, sempozyum ve açıkoturumlara katıldı, bildiriler sundu, paneller yönetti, seçici kurullarda yer aldı. Reklam sektöründe yazar olarak çalıştı. Çeşitli özel kurumlarda eğitmenlik, özel radyolarda kültür ve sanat programları, televizyon programlarında sanat danışmanlığı yaptı. Edebiyat, fotoğraf kuramı, plastik sanatlar ve müzik üzerine yazıları ve eleştirileri birçok gazete ve dergide yayımlanan Merih Akoğul, 2003 yılının yaz döneminde Avusturya Başkanlık Sanat Dairesi tarafından verilen bursla çalışmalarını Viyana’da sürdürdü. Çeşitli müze ve özel koleksiyonlarda yapıtı bulunan Akoğul 20 yıla yakın bir süredir Türkiye’nin önemli Üniversitelerinde fotoğraf dersleri vermektedir. 2011 ve 2012 yıllarında Türkiye’nin en kapsamlı fotoğraf etkinliği, uluslararası fotoğraf festivali Bursa Fotofest’in genel sanat yönetmenliğini ve şef küratörlüğünü yapan Merih Akoğul, aynı zamanda da İstanbul Modern Müzesi Fotoğraf Bölümü Danışma Kurulu üyesidir.

Son Yazıları Merih Akoğul (Tüm Yazıları)

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir