Turgay Tuna ve Son Kitabı ‘Mezarlar ve Mumyalar’ Üzerine…

01 Temmuz 2017 | Gülderen Bölük | röportaj

turgay-tuna-kitap

GB: Çok değerli ve sevgili Turgay Tuna, Kadim Mısır’ın en ilginç konularından olan ve hiç eskimeyen firavunlar ve mumyalar üzerine yazdığınız yeni kitabınız ve bu bağlamda da koleksiyon ve koleksiyonculuk üzerinde konuşalım istiyorum.

Dünyanın en ilginç konularından biri de mumyalar. Siz profesyonel bir tercüman ve rehber olarak defalarca Mısır’a gitmiş bir kişisiniz. “Mezarlar ve Mumyalar” adlı kitap da,  Mısır hakkında yazdığınız altıncı kitap. Özellikle ilk bölümlerde Howard Carter’ın Tutankamon’un mezarını buluşunu anlattığınız bölüm roman tadında. Kitabın oluşum sürecinden biraz söz eder misiniz?

TT: Sevgili Gülderen Bölük, öncelikle, kitabıma göstermiş olduğun ilgi ve beğeni için çok teşekkür ediyorum. Bugüne dek Mısır üzerine yazmış olduğum onlarca makalenin dışında, kaleme aldığım ilk kitabım “3000 Yıllık Gizem Tutankhamon”  u 1999 yılında Güncel Yayıncılık’tan çıkartmıştım. Aradan uzun yıllar geçtikten sonra, o kitapta işlemiş olduğum konuyu, daha derin bir şekilde, eski Mısır mumyaları ve lanetler üzerine odaklanarak, başımdan geçmiş birbirinden ilginç anılarla süsleyip zenginleştirerek yeni baştan 2016 yılında  e-Yayınları’ndan çıkarttım. Böylece,  “Mezarlar ve Mumyalar”ı, özellikle eski Mısır tarihi meraklısı okuyuculara sunmuş oldum.

GB: Mısır tarihine duyduğunuz ilginin büyük bölümünün mesleğinizden kaynaklandığına şüphe yok  ama başka etkenler de olmalı… Merak, tutku, koleksiyonculuk gibi… Ne dersiniz?

TT: Ben, yıllardan beri eski ve günümüz Mısır’ını içeren kitaplar yazıyor, sergiler açıyor ve de yıllardan beri bu konuda dersler, seminerler veriyorum. Nedenine gelince, 1980-86 yılları arasında, bir Fransız seyahat acentesinin temsilcisi olarak altı yıl Mısır’da kaldım, bu süreç içinde eski Mısır tarihine büyük ilgi duydum, Kahire Fransız Arkeoloji Enstitüsü’nün seminerlerine gittim. Mısırlı, Fransız arkeolog dostlarım oldu. Onların sayesinde kazılarda bile tutkun bir gözlemci olarak yer aldım. O altı yıl içinde, mesleğim nedeniyle kuzeyden güneye Mısır’ı 159 kez kat ettim. O günlerden bu yana, oluşturmuş olduğum; aralarında çok değerli kitapların da yer aldığı Mısır kitaplığı, evimizde kendi başına büyük bir kütüphaneyi oluşturuyor ki, içindeki kitapların % 80’nini okumuş, tabiri caiz ise “memory’me kaydetmişimdir” …”Mezarlar ve Mumyalar” kitabımdaki olaylar ve anılar, yaşamımda yer etmiş, beni etkilemiş birbirinden ilginç anekdotu içeriyor. Bunlar; benim yazmam,  arkamda bırakmam gereken şeylerdi ve bunun ötesinde bugüne dek Türkiye’de, bir Türk tarafından doğru dürüst kapsamlı, heyecan veren Mısır tarihi ile ilgili bir kitap yazılıp yayınlanmamıştı. Yayınlanmış olanlar ise yabancı yazarların kitaplarıydı.  Kitabın sonunda, yararlanmış olduğum kaynakları yazdım, ancak asıl kaynak benim bilgi dağarcığımın içinde yer etmiş olanlar ve de bizzat başımdan geçmiş olaylar…

GB: Evet, yaşanmış ve birikmiş anılarınızın kitaba katkısı çok kıymetli…

Kitabınızdan insan mumyaları kadar hayvan mumyalarının da çok yaygın olduğunu ve bu hayvanlara kutsal anlamlar yüklendiğini öğreniyoruz.  Mesela koruyucu tanrı Ptah’la özdeşleştirilmiş Apis adı verilen boğa, Nil tanrısı Khounum’u ve Amon’u simgeleyen koç, Osiris’in sembolize eden keçi, güzellik tanrıçası Hathor’u simgeleyen inek ve belki de en önemlisi kedi. Benim de en çok sevdiğim hayvanların başında gelen kediler Mısır’da çok itibar görmüşler.  Öyle ki sadece kedilere ait nekropoller var. Bize bu konuda başka neler söylemek istersiniz ve gübre yapılmak üzere İngiltere’ye gönderilen kedi mumyalarından söz eder misiniz biraz?

TT: Evet… Eski Mısır medeniyeti, öteki medeniyetlere kıyasla birçok farklılıklar yansıtan, kendine özel bir medeniyet. Bir kere coğrafya olarak, kendi içine kapanık, son dönemleri hariç öteki medeniyetlere pek bulaşmamış, ötekilerden etkilenmemiş, tam tersine ötekileri etkilemiş bir tarih… İnanç kavramından ölü gömme adetlerine, danstan müziğe, adalet kavramından ordudaki düzene, mutfaktan gündelik yaşama dek çok büyük ve şaşırtıcı zenginlikler sergileyen bir medeniyet…

Mısır mitolojisi, çok sevdiğim Yunan mitolojisi gibi, masalımsı, eğlendirici bir mitoloji değil… Evet, tabii ki içinde biraz masalımsı anlatılar var; ama okudukça bilimselleşen, derinleşen ayrıcalıklı bir mitoloji. Sonunda matematik, kozmogoni, astroloji, astronomi girmeye başlıyor işin işine ve de düşün alanını derinleştirip zorlaştırıyor. Tanrılar panteonunda, hemen tüm tanrılar yeryüzünde yaşayan, kutsallaştırılmış bir hayvan ya da bitkiyle simgeleştirilmiş. Dediğin gibi inekten yılana, maymundan bok böceğine, ya da lotus çiçeğinden papirüse kutsanmış birçok canlı nesne tanrıların yeryüzündeki görüntülerini simgeliyor. Her bir şey simgesel… Ama bütün bu tanrı ve tanrıçalar arasında bir tanesi var ki,  o da kendi başına bambaşka bir güzellik sergileyen kedi… Yani, zevkin, güzelliğin, dansın, neşenin, müziğin tanrıçası Bastet… Eski Mısır’da hemen bütün evlerde kedi beslenmiş. Beslenmesinin iki nedeni var: Birincisi, o zamanlar her taraf sıçan, fare kaynıyor ki, tarımla uğraşan eski Mısırlıların en büyük dertleri kendilerine zarar veren bu minik hayvanlarla baş edebilmek. Ne buğday bırakıyorlar, ne de zahire… DDT gibi ilaçlar da yok. Ama ne var? Farelerin bir numaralı ezeli düşmanı kedi var… Evlerde kedi besliyorlar. İkincisi de, bu sempatik hayvan çok sevilen bir tanrıçayı simgeliyor: Bastet’i… Kedileri, eve huzur ve neşe veren bir koruyucu gibi görüyorlar… Bir gün gelip öldüklerinde de, öteki âlemde tekrar yaşam bulabilsinler diye onları, insanlar gibi mumyalayıp özel olarak hazırlanmış mezarlara gömüyorlar.

Aradan yüzyıllar gelip geçiyor… 19. Yüzyılda, Mısır’a gelmiş Amerikalı bir iki uyanık müteşebbis,  anlaşma yaparak mezarlardan çıkartılan binlerce kedi mumyasını alıp Amerika’ya götürüyorlar. Bunların posalarından bir tür kese kâğıdı yapılıyor ve bir dönem Amerikalılar, alış veriş yaptıklarında, satın aldıkları ürünleri, bu kese kâğıtlarının içinde götürüyorlar evlerine. Yani, evlerine götürmüş oldukları ekmek ya da başka bir yiyecek maddesinin sarılı olduğu kese kâğıdının kedi mumyalarından yapılmış olduğunu bilmiyorlar…

Kâğıttan başka gübre olarak ta kullanılmış Mısır’dan götürülen kimi hayvan mumyaları. Gerçekten de bundan daha iyi bir doğal gübre olabilir mi? İçinde azotu oluşturacak, kurumuş hayvan leşinden kemiğe kadar organik bir zenginlik var…

GB: Kitabınız ilginç bilgilerle dolu. Mumyaların gübre olarak kullanıldığını okuyunca şaşırmıştım. Biraz daha ilerleyince insanlar tarafından ilaç olarak tercih edildiklerini öğrendiğimde dilim tutuldu. Bu konudan da biraz bahsedebilir misiniz?

TT: Eski Mısırlı mumyacılar, ölülerini mumyaladıkları zaman bezir yağından karabibere, kimyondan sarımsağa birçok değişik baharat ve bitkiler kullanıyorlar. Bütün bunların dışında bitüm, ya da natron adı verilen, sargılar sarılırken bir yapıştırıcı olarak kullanılmış zifte benzer bir madde var. Bu madde, yüzyıllar sonra Ortaçağ Avrupa’sından başlayıp 19. Yüzyıla dek farmakolojide iltihaplara, yaralara sürülen antiseptik bir merhem olarak kullanılmış ve de 20. Yüzyılın ilk çeyreğine dek Mısır’dan getirtilip Mısır Çarşısı’ndaki aktarlarda  “momya” adıyla pazarlanan bu ilaç, Avrupa gibi Osmanlıda da büyük rağbet görmüş.

GB: Koleksiyonculuğun bir hastalık olduğunu söyleyen psikologların iddialarını şüpheye yer bırakmadan ispatlayan bir konu da mumya koleksiyonculuğu. Üstelik bütün olmasına da gerek yok. Her hangi bir mumyadan koparılmış bir kolu, bacağı, ayağı veya parmağı insan niye biriktirmek istesin ki? Bu konu ne düşünüyorsunuz?

TT: Mumya koleksiyonculuğu, biraz abartılmış bir sözcük gibi… Biz buna tarihi eser koleksiyonculuğu içinde yer alan mumyalar veya mumya parçaları dersek daha doğru olur. Yüzyıllardan beri Mısır’dan batıya kaçırılıp götürülmüş tarihi eserler bugün, dünyanın en ünlü müzelerinin vitrinlerinde sergileniyorlar. Muhteşem zengin bir medeniyet. Bugün hala, kaçak kazılar ve tarihi eser kaçakçılığı kısmen devam ediyor. Götürülen, ya da götürülmüş olan tarihi eserler arasında tabii ki mumyalar da var. Şunu söylemem gerekir ki, mumya günümüzde Mısır’da gün ışığına çıkartılan en yoğun toprakaltı malzemelerden biri. Çok çıkıyor… Hatta yetkililer pek ilgilenmiyorlar bile. Doğal olarak onların ilgilendikleri kraliyet ailesine, ya da soylulara ait mumyalar… Louvres’dan British Museum’a, Bruxelles Tarih Müzesi’nden Metropolitan’a, hemen tüm büyük müzelerin Mısır bölümlerinde mumyalar sergileniyor, depolarda olup ta sergilenemeyenler de cabası. Bunların içinde bir tanesi var ki, herkesin pek bilmediği, gezmediği bir müze: Torino Müzesi, çok değerli Mısır mumyalarına ev sahipliği yapıyor. Bir de özel koleksiyonlar var… En ünlülerinden bir tanesi, Napoleon Bonaparte’ın eşi Josephine ‘e ait olanı. Paris yakınlarındaki Malmaison’da, bugün bir müzeye dönüştürülmüş küçük sarayındaki eşsiz antik Mısır eserleri arasında mumyalar da var… Özel koleksiyonlarda görülen ise şu: Adam toprakaltı eserler topluyor; eski Mısır objeleri arasında mumyanın birinden kopartılmış bir el, bir ayak; nadir de olsa bir baş görmek mümkün. Ancak, bir gerçek var ki, bu her tarihi eser koleksiyoncusunun yapabileceği bir iş değil. Yani, heykel, sikke, kandil, bronz obje filan toplayabilirsiniz, ama insana ait bir paçayı alıp koleksiyona koymak her baba yiğidin harcı değil. İnsan çekinir, midesi bulanır, psikolojik olarak rahatsız olur; ama bütün bunlardan etkilenmeyip bir tarihi eser gözüyle bakıp algılayarak, koleksiyonlarında mumya parçaları barındıranlar da var…

GB: Koleksiyon Kulübün birer üyesi olarak birlikte pek çok sergiye katıldık. Dolayısıyla sizin değeri koleksiyonlarınızdan haberdarım. Mısır kültürüne dair biriktirdiklerinizin paha biçilemez olduklarını biliyorum. Bize biraz söz eder misiniz?

TT: İstanbul Koleksiyon Kulüp, Türkiye’nin en gözde, seçkin ve de en itibarlı kulüplerinden birini oluşturuyor. Aramızda yer alan ünlü hocalarımız, sanatçılarımız, yazarlarımız ve araştırmacılarımız büyük bir tutku ve beraberlik içinde, yıllardan beri çok güzel sergilere, kitaplara, etkinliklere imzalarını atıyorlar. Bir de, uzun yıllardan beri, her üç ayda bir yayımlanan;  nazar değmesin uzun soluklu, çok kaliteli bir dergi var: Collection dergisi, araştırmacılar için, muhteşem bir kaynakça oluşturuyor…

Benim koleksiyonlarım arasında toprak altı eserlerim en hassas olanları. Hassaslığı şöyle: Bir kere tarihi eser olduğu için, Kültür Bakanlığı ve onun gölgesinde İçişleri Bakanlığının verdiği izinle yapılabilen ve korunması açısından yapan kişiye büyük sorumluluklar getiren bir koleksiyon. Bunun içinde cam, pişmiş toprak eşya var, Bir düştü mü gitti. Parçalanıp gidince de, siz sorumluluğunuzu yitirmiş oluyorsunuz. Koleksiyon size ait olduğu kadar da devlete ait.  Yani, siz iyi bakamıyorsanız, güvenlik garantisini sağlayamıyorsanız sizden izin belgesi alınıp iptal edilebiliyor ve yıllardan beri toplamış olduğunuz koleksiyona da devlet tarafından el konulabiliyor. Her bir parça İstanbul Arkeoloji Müzesinden döküm numaralı ve de ayrıca müzenin koruması altında. Yani, hırsıza karşı öyle evde saklanabilecek bir koleksiyon değil bu. Her yıl denetleniyorsunuz, uygun görülür ise sergileyebiliyorsunuz. Ama benim en büyük kazancım, bugüne dek koleksiyonumdaki değişik parçaları, yazdığım makalelerle tanıtmak ve bu açıdan baktığımızda,  öteki araştırmacılara bilimsel katkılarda bulunmuş olmanın keyfini yaşamak oldu. Toprak altı tarihi eser koleksiyonumda yer alan Mısır eserleri benim göz bebeklerim… Mısır’da bulunduğum yıllarda, bugünkü gibi kontrol filan yoktu. Gelen yabancılar piyasada satılan küçük çapta tarihi eserleri ellerini kollarını sallayarak Mısır’dan çıkartıp götürebiliyorlardı. Mesleğim nedeniyle dolaştığım Mısır’dan satın aldıklarım, bana verilen hediyeler, daha sonra da Mısır dışından almış olduğum kimi eski Mısır eserleri bu koleksiyonun içindeki küçük özel koleksiyonu oluşturdu…

GB: Sizin daha pek çok alanda koleksiyonunuz mevcut. Bunları da sayabilir misiniz ve sizin için hangisi daha özel?

TT: Gelelim öteki topladıklarıma… Öncelikle eski oyuncak topluyorum. Özellikle de düdükler. Bir de ben de model tren hastalığı var. 1986 yılından beri; şimdi de oğlum Selim Tuna ile birlikte yapıp yarattığımız Tunaköy adında minyatür bir yerleşim var. 1/87 ölçeğindeki bu yerleşimde dumanlarını çıkartan minik trenler gelip gidiyor, değirmenler dönüyor, caminin minaresinden ezan okunuyor, kent otobüsü duraklarda duruyor, leylekler uçuşuyor… Ve daha, sayamayacağım birçok şey  oluyor.. Bütün emelim, Kapadokya’da bunu bir müzeye dönüştürmek. Müze için, sergilenecek bütün malzeme hazır. Sponsor arıyorum. Ayrıca, eski İstanbul ve Mısır kartpostalları, gravürler, Bakırköy+ Yeşilköy efemerası, cep aynaları, izcilik malzemeleri ve dünya izci işaretleri topluyorum… Ve sayamadığım daha başka şeyler de var. Geçmiş dönemin Bakırköy Belediye Başkanı Ateş Ünal Erzen’in gayretleriyle, Yeşilköy’de çok güzel bir Bakırköy Müzesi açmıştım, ama yeni gelen belediye başkanı Bakırköylü olmadığı için, ya da pek anlamadığı için olacak ne hikmetse gelir gelmez müzeyi kapattı. Tabii ki, eski Bakırköylülerle, Yeşilköylülerin anılarına vurulmuş bir darbe oldu bu. Bugüne kadar da, Yapı Kredi Kazım Taşkent’ten Tarık Zafer Tunaya’ ya, büyük AVM’lerden  Şişli Atatürk  Müzesi’ne dek  çok değişik yerlerde sergiler açtım… Koleksiyonculuk, eğer bilinçli ve bilimsel olarak yapılırsa muhteşem bir olay. Özellikle de “eğer”in altını çizerek söylüyorum. Yoksa bir şeyleri alıp toplamak, bir kenara koyup biriktirmek, bence yetersiz bir koleksiyonculuk. Dediğim şartlarda yapılıyor ise;  İnsana keyif, mutluluk veren,  yaşamını renklendiren, başkalarına ışık tutan bir olgu ve zenginlik.

GB: Sevgili Turgay Tuna, öncelikle bu güzel kitabı bizlere kazandırdığınız için size çok teşekkür ediyorum, elinize sağlık… İkincisi, bilinçli bir koleksiyoner olduğunuz ve yitip gidecek olan pek çok objeyi yaşamımızda tuttuğunuz ve onları bizlerle paylaştığınız için teşekkür etmek istiyorum. Ve tabii Kolektomani için yaptığımız bu keyifli röportaj için de minnettarım, teşekkürlerimle…

 

The following two tabs change content below.

Gülderen Bölük

1987 yılında İstanbul Bulvar Tiyatrosu'nda çocuk oyunları ekibinde tiyatro çalışmalarına başladı. 1995 yılına kadar bu tiyatroda birçok eserde ve çocuk oyununda rol aldı. 1998 yılında Bahçelievler Belediye Tiyatrosunda biz sezon sahne aldı. 2002 senesinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Gösteri Sanatları Merkezi, Tiyatro Yazarlığı ve Yönetmenliği’nden mezun oldu. Aynı yıl Mimar Sinan Üniversitesi, Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı bitirdi.2002 yılında İğne Deliği Sanat Atölyesi’ni kurdu ve atölyede verdiği fotoğraf derslerinin yanı sıra birçok etkinlik düzenledi. Bu etkinliklerde birçok sanatçıya ev sahipliği yaptı. Aynı zamanda dia gösterileri ve sergilerde yer aldı, konferanslar verdi. Uzun yıllardır Osmanlı Dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ait fotoğraf koleksiyonu yapan Bölük, bu konudaki araştırmalarını makaleler şeklinde kaleme aldı. Yazıları Newsweek, Aktüel, Collection, Popüler Tarih, Toplumsal Tarih, On Air, Jet Life, Fotoğraf Dergisi gibi birçok dergide yayımlandı. 2003 yılında Collection Kulübü'ne üye olan Bölük, kulüp üyeleriyle beraber; pek çok koleksiyon sergisinde yer aldı 2006 yılında Devlet Fotoğraf Yarışmasında “Başarı” ödülü aldı. Birçok eseri sergilenmeye değer bulundu.2009 yılında Kültür A.Ş. tarafından "İstanbul'un 100 Fotoğrafçısı" adlı kitabı yayımlandı. Fotoğraf Tarihi alanında birçok konferans verdi. 2010 yılında Marmara Üniversitesi, Fotoğraf Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Üç yıla yakın bir süredir Fotoğraf Dergisi'nde Foto Bellek adlı köşesinde fotoğrafa dair Osmanlı Dönemi'nden kalan belgelerin çevirisini yapmaktadır. 2014 Yılında ikinci kitabı Fotoğrafın Serüveni, Kapı Yayınları tarafından yayımlandı. 1993 yılından bu yana anaokullarında yaratıcı drama ve tiyatro eğitimi vermektedir.

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir