yeldeğirmeni çocuk gözüyle02

Yeldeğirmeni’nde Çocuk Olmak

14 Ekim 2014 | Rüzgar Ceyda Alpak | gündelik yaşam

Sokaklardan ve insanlardan korkmadığımız zamanlardı. Gece yarılarına kadar korkusuzca oyun oynanabilen zamanlar. Sanal arkadaşlıkların olmadığı ve en güzel öğle yemeklerinin salça ekmek olduğu zamanlar.

Daha önce de bahsetmiştim, tam bir sentezdi o zamanlar semt. Bir sokak düşünün, çocuk dolu… Yosef, javid, Haupt,Salomon, Marry, Ali, Özlem, Rüzgar, Sedef, Rojda, Avşin, Baran, Bendo, Çerko…

Musevisi, Hristiyanı, Türkü ve Kürdü… Kahkahalar atarak koşardık yokuşlardan, ötekiyi bilmeden. Ne çok mutluyduk, ne çok huzurlu…

Her şeyi merak etmek ve gözlemlemek tüm çocukların ortak karakteridir sanırım. Yan apartmanımızda oturan Terzi Salomon’un en büyük hayranlarındandım ben. Gerçi ona hayran olmayan var mıydı bilmiyorum. Her sabah 9 suları evden çıkışını izlerdim, karısına ve oğlu Javid’e uzun uzun el sallardı sokak kapısının önünde. Hiç aksatmazdı, bıkıp usanmazdı. Yüzünde kocaman gülümsemesi, fötr şapkası ve her zaman jilet gibi ütülü elbisesiyle Salomon amcam… Ufak bir terzi dükkânı vardı, pırıl pırıl. O zamanlar prova mankeni olan tek terziydi. İlk gördüğümüzde inanılmaz gelmişti, uzun süre gözümüzü alamadık mankenden. Hemen bir isim taktık ona ortak alınan kararla. Terzi Salomon’un kahkahaları eşliğinde vaftiz töreni türü bir şey bile yapmıştık, hatırlıyorum. Gülümser… Özlem’in anneannesinin adını koyduk ona;  hepimizi çok sevdiği, bunu bize gösterebildiği, her gördüğünde kocaman sarıldığı ve ne yaparsak yapalım bize hiç kızmadığı için…

Terzi Salomon’un dükkanında Gülümser dışında bizi cezbeden, her fırsatta oraya sürükleyen bir şey daha vardı, çok büyülü bir şey… Pirinç gövdeli bir gramofon. Çok işi olmadığı günlerde bir taş plak koyardı gramofona, kapının önüne sıralanıverirdik. Biter bitmez ne kadar yalvarsak da bir kez daha dinlemek için, ellerini çırparak “haydi Salomon para kazanacak” diye kovalardı bizi.

Kışın tadı bir başka olurdu bizim yokuşların. Kar yağıp don yaptığında, şenlik başlardı. Herkes evinden ne bulursa kapıp gelirdi. Leğen, tepsi, poşet favorilerimizdi. Şimdi çift yön olan rıhtım caddesi o zamanlar tek yöndü ve araç trafiği bu kadar yoğun değildi ve siyah sarı damalı dolmuşlar vardı.

Bir sabah sobanın altını çektim kimse duymasın diye, usul usul… Sabah dokuz suları. Uzunhafız sokağın başında aldım soluğu, kolumun altında soba altı, hava buz gibi. Kırmızı bir montum, beyaz el örgüsü bir kaşkolüm var. Cebime aceleyle sıkıştırmışım eldivenleri, yakalanma korkusuyla. Yokuşun başına geçtim, oturdum soba altına, bıraktım kendimi, uçuyorum, uçuyorum ben…  Yokuşun bitimine yaklaşınca yan dönmek gerek, racon bu. Artık nasıl dalmışsam fırlayıverdim rıhtım caddesine, siyah damalı dolmuşun önünden uçuverdim. Açamıyorum gözlerimi, savruldum…” Yok ki hiç bir şeyim”

Toplanmışlar başıma, herkes eve götürmek istiyor. İstemiyorum, annem duyar, soba altı… Soba altı yok… Yok işte! O zamana kadar ağlamayan ben hıçkırıklara boğuluyorum. Yandan bir adamın elinde görüyorum, sevinçten çılgına dönüyorum. O olmazsa olmaz, annem anlar çünkü. Oysa ben bir kayıp onlar uyanmadan dönecektim, olmadı.

Musevi ve Hristiyan komşularımızla bayramlarımız farklıydı tabi ki… Birbirimize saygı duymayı bilirdik.

Kurban bayramında çıkmazlardı dışarı pek, ne yazık ki o zamanlar bahçede kesilirdi kurbanlar. Onlar perdeleri bile açmazlardı o zaman.

Paskalyada renkli yumurtalar verirlerdi, bayılırdık. Onlar Pazar günleri en şık giysilerini, giyip giderlerdi havraya. Çocuklar oradaki hahamın onları sıraya sokup, sonra da tadı hiçbir şeye benzemeyen bir bisküvi verdiğini anlatırlardı.

Bir kaç pazar havraya girme girişiminde bulundum ama sonuç başarısızdı. Kapıya ne kadar vurursam vurayım o kapı hiç açılmadı. Kararlıydım, yılmadım. Bir Pazar erkenden kalktım, geçen bayramda alınan ama hiç sevmediğim kırık beyaz dantelli elbisemi giydim, anneme saçlarımı iki örgü yaptırıp uçlarına bulabildiğim en süslü kurdelemi taktım. Saat yaklaşıyordu, koşarak yokuşu tırmandım bir solukta. İşte kalabalık aileler giriyordu havraya, Yosef, Javid, Haupt, Salomon tüm arkadaşlarım oradaydı. En arkaya takıldım, o büyük haşmetli kapıdan girdim işte… İnanılmaz bakımlı bir bahçeden geçiyorum, kocaman güller, adını bilmediğim mis kokulu çiçekler… Sanki Alice Harikalar Diyarının büyülü bahçesindeydim. Bir kapıdan daha giriyoruz, kalbim duracak gibi. Çocuklar mihrap türü bir yere toplanıyor, bende tabii… Kıkırdıyoruz. Bir kaç şey okunuyor, konuşuluyor; aklımda sadece o tadı daha önce yediğim hiçbir şeye benzemeyen bisküvi. Sıkıldım, ayaklarım da ağrıdı ama bisküvi… Birden bir hareketlenme oluyor, çocuklar sıralanıyor bende araya sıkışıyorum. Evet, haham çocukların sırayla başlarını okşuyor ve bisküviyi bırakıyor yavaşça ağızlarına. Sıra bana geliyor yavaş yavaş, kalbim çarpıyor güm güm. İşte ben de sıra… Göz göze geliyoruz, bakıyorum gözlerine kafama hafifçe dokunuyor, gülümsüyor, anlıyor… Ama yine de veriyor tadı daha önce yediğim hiçbir şeye benzemeye bisküviyi. Biraz korkudan, biraz heyecandan yutuveriyorum. Koşarak çıkıyorum, havradan… Yokuştan aşağı doğru inerken, bir yandan örgülerimi açıp bir yandan, tadı hatırlamaya çalışıyorum.

Mahallede fırın fazla olmasına rağmen ramazan ayında kuyruk olurdu. İlk ticari atılımımızı pide kuyruklarında yaptık biz, hep birlikte girerdik sıraya. Bir gün yaşlı bir amca geldi çocuklar sıranızı bana verin size bir lira dedi. Düşündük önce yahu beş çocuğuz, kime yeter bir lira diye, böyle düşünsek de Rojda’nın “en azından çatapat alırız” fikriyle kabul ettik, aldık bir lirayı geçtik sıranın ardına.

Bakkal Yusuf semtin en korkulan ismiydi ama tek gaz satan bakkal da oydu, mecbur giderdik. Her defasında asık yüzü, sürekli homurdanması ürkütürdü bizi. Hakkında en az otuz hikâye anlatmışızdır birbirimize. Hepsi de birbirinden korkunç hikâyeler. Yıllar sonra zihinsel engelli bir kızı olduğunu ve bu yüzden mutsuz olduğunu öğrendiğimizde, perişan olmuştuk.

Her evde bir tabağımız vardı bizim, aç kalmazdık hiç. Sorgusuz sualsiz açılan kapılarımız vardı. Sokaklarımız, otopark olmayan, özgürce oynadığımız sokaklarımız… Sonra gece çay demleyip kapılarının önlerinde oturan komşularımız…  Her renkten, her dinden, her dilden, her ırktan komşularımız… Şanslıydık, çok şanslıydık. Hala o sokaklarda yaşıyorum ben, evime o sokaklardan yürüyorum. Bazen yıkılan evlerden çıkacakmış gibi eski dostlar. Oysa yoklar, darmadağın oldular.

Salomon amcanın dükkânının önünden geçmek istemem hiç, emlakçı oldu, yüreğim kaldırmıyor. Bazen gece geç vakit geçerim. Gözlerimi kapıyorum, gramofondan nağmeler geliyor  kulağıma, Salomon Amcanın naif kahkahası ve Gülümser… Oturuyorum kapının eşiğine, gülümsüyorum ve çok özlüyorum… Göçüp gitmek zorunda kalan komşularımın anısı önünde saygıyla eğiliyorum…

The following two tabs change content below.

Rüzgar Ceyda Alpak

İstanbul doğumlu. 1990 senesinde Tiyatro Baykuş’la tiyatroya merhaba dedi. Ardından İstanbul Bulvar Tiyatrosu ekibine katıldı. 1995 yılında Tiyatro Panorama’yı kurdu. Uzun yıllar film, dizi ve çizgi film dublajı yaptı. 2010 yılında Anniş kostüm atölyesini hayata geçirdi. Uzun yıllar özel okullarda drama ve tiyatro dersleri verdi. Halen çocuk oyunları yazıp yönetmekte ve insanlara hayal ettikleri kostümler dikmekte… Bir kız çocuğu annesi. Domuz objeleri koleksiyonu yapıyor.

Son Yazıları Rüzgar Ceyda Alpak (Tüm Yazıları)

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir