Yufka Yürekli Bekçi Selo

06 Ocak 2015 | Rüzgar Ceyda Alpak | gündelik yaşam

Karakolhane Caddesi’nin ortalarına doğru, fırının hemen yanı başındaydı Yeldeğirmeni Karakolu. Gri, betonarme, soğuk, çok soğuk dört katlı bir bina. Bir de kocaman bir kiraz ağacı bahçesinde… Kapısında bir nöbet kulübesi vardı. Kapısındaki polisler hep asık suratlı olurdu. Mahallemizin solcu ağabeylerinin elinde büyümemizdendir herhalde, biz de sevmezdik karakolu, polisi. Bir tek kişi dışında: Bekçi Selahattin. Eskiden geceleri bekçiler gezerdi mahallede sabaha dek. Düdük sesiyle bölünürdü uykular, sonrasında huzurla dalınırdı yeniden, korunuyor olmanın rahatlığıyla. İşte Bekçi Selahattin geceleri gezerdi Yeldeğirmeni sokaklarında. Kısa boyluydu oldukça ama o hep ailesinin en uzunu olmakla övünürdü.  Karısına asla topuklu ayakkabı giydirmezdi. Ailesi Malatya’dan göçmüştü. Polis olmak istemiş ama tahsili ancak bekçi olmaya yetmişti. Mutluydu yine de, övünürdü mesleğiyle.

Malum zamanlar, sağ sol kavgaları sokaklarda. Yazılar yazılır duvarlara, sabaha karşı saatlerde. Görür çoğunu ama görmemezlikten gelir, ertesi gün elinde bir kova bir de fırça, söylene söylene silerdi Bekçi Selo. Lakabı buydu. En çok Uzunhafız’daki kahvede oturup iş çıkışı, kahramanlık hikâyeleri anlatmayı severdi. Bu hikâyelerin hepsinin başkahramanı elbetteki kendisiydi. Dinleyicilerin yarısı çoğunlukla biz çocuklar ve mahalle ihtiyar heyeti olurdu. Ya damlardan atlayıp hırsız yakalardı ya da on beş kilometre hiç durmadan koşardı.

En büyük özelliği hiç insan ayırmamasıydı. Herkesi çok severdi özellikle de çocukları. Hiç çocuğu olmamıştı, kim bilir beklide ondan. Ayın on beşinde maaşını alır, cebinde şemsiye çikolatalarla gelirdi kahveye. Elbette biz onu bekliyor olurduk. Ne güzeldi o rengârenk jelatinleriyle şemsiye çikolata, hala tadı damağımda.

Selo, çok yufka yürekliydi, kıyamazdı hiç kimseye. Bir gece mahallede, yine mahalle gençlerinden bir hırsızı iş üstünde görüyor, düşüyor peşine. Koşuyorlar birkaç sokak, yakalıyor genci. Genç yapma abi diyor, olsa çalar mıydım? Kıyamıyor, bir daha yapmayasın bak gözüm üstünde diyor, cebindeki üç beş kuruşu paylaşıp gönderiyor.

Aslında Üsküdar’da oturuyordu ama mahalleyi kendi doğup büyüdüğü mahalleymişçesine sahipleniyor. Gençleri toplayıp ara sıra çay ısmarlamak aylık rutiniydi. Kavga etmemeleri konusunda uzun uzun telkinde bulunuyor, ikna olana dek onları bırakmıyordu. Asla aynı masada oturmayacak insanları oturup çay içmeye mecbur bırakıyor hatta biraz ileri gidip, sarılıp öpüşmeleri için ısrar bile ediyordu.

Cesur bekçi Selo’nun korktuğu tek şey vardı oda mahallenin köpekleri. Köpek olan sokaklarda öttürmezdi düdüğü ya da duyulmayacak kadar az öttürürdü.

Her gördüğüyle selamlaşan, hatır sormayı bilen ve kocaman gülen gözlere sahipti o. Uzun yıllar bizim mahallede çalıştı. Emekliliğinin geri sayımını mahallecek yaptık hatta. Gün geldi emekli oldu koca bir tepsi baklavayla kutladı emekliliği.

O zamanlar emeklilik parası paraydı. Küçük bir ev aldılar bizim mahallede; iki oda, bir salon şirin bir bahçe katı. Arkada kocaman bir bahçe. Selo yemyeşil yaptı bahçeyi, çiçeklerle donattı. Olmadı, domates biber ekti. Herkese dağıttı. Yetmedi, sıkıldı bir süre sonra. Elinde kalan birkaç kuruşla ticarete atılmayı denedi. Karısının da ısrarıyla bir iç çamaşırı ve tuhafiye dükkânı açtı Yeşilay Sokak’ta. O kadar utangaçtı ki karısının olmadığı günlerde tek bir parça satamıyor, “Bu modelin bana göre olanı var mı” soruları hep “Yok, kalmadı bacım”la cevaplanıyordu. Üç dört yıl devam etti ite kaka, en sonunda pes etti, devir oldu Pembegül tuhafiye. Sanırım Mayıs ayıydı, sıcaklar henüz başlamıştı eşinin öldüğünü duyduk. Birkaç ay sonra Malatya’ya dönme kararı aldı. Yalnız hissetti kendini, barınamadı mahallede. Yıllarca arşınladığı sokaklar bile yabancılaştı birden.

Gittiği gün, dünmüş gibi aklımda. Küçük bir kamyonete sığdı bütün eşyası. Kamyonetin en arkasında kendi büyüttüğü difenbahya. Esnafla vedalaştı, birkaç komşuyla. Elinde bir tas suyla Kadriye teyze bekliyordu kamyonetin başucunda. Biz çocuklara, hatıra olsun diye aldığı plastik rengârenk düdükleri dağıttı tek tek. Bindi kamyonetin ön tarafına. Karakolhane Caddesi’nden devam etti, belki de yıllarca çalıştığı yerle vedalaşmak istedi. Biz çocuklar arkasından koştuk, düdüklerimizi çalarak bir süre… Sonra yorulduk ve el salladık giden kamyonetin ardından. Güle güle Bekçi Selo, güle güle…

The following two tabs change content below.

Rüzgar Ceyda Alpak

İstanbul doğumlu. 1990 senesinde Tiyatro Baykuş’la tiyatroya merhaba dedi. Ardından İstanbul Bulvar Tiyatrosu ekibine katıldı. 1995 yılında Tiyatro Panorama’yı kurdu. Uzun yıllar film, dizi ve çizgi film dublajı yaptı. 2010 yılında Anniş kostüm atölyesini hayata geçirdi. Uzun yıllar özel okullarda drama ve tiyatro dersleri verdi. Halen çocuk oyunları yazıp yönetmekte ve insanlara hayal ettikleri kostümler dikmekte… Bir kız çocuğu annesi. Domuz objeleri koleksiyonu yapıyor.

Son Yazıları Rüzgar Ceyda Alpak (Tüm Yazıları)

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir