Zen: Egodan Uzak Evrene Yakın

17 Ağustos 2015 | Ece Arıburun | mimari, tasarım

Malzemenin doğasına saygı bir Zen kuralı. Hayatın çekirdeği insanın kendisiyse, “ev” huzur veren manevi sığınak olmalı. Yaşam mekanları olabildiğince sade, kullanışlı, değişken ihtiyaçları anında karşılayacak kapasitede olmalı. Günışığını süzen  perde, mekanda esneklik sunan sürgü panel, tatami ve ikebana Zen yalınlığının binlerce yıllık yansımaları.

Chi Hsing-Tzu, Efendisi için  bir dövüş horozu yetiştirmekle  görevliydi. Eski Çin’de horoz dövüşünün asalet ve sosyal statüyü belirlediği bir dönemde, Chi’ye horozun dövüşü kazanacak şekilde eğitilmesi emredilmişti. On gün geçti ve Efendisi Chi’ye sordu0 “Horozum hazır mı?” Chi cevapladı: “Hayır yüce efendim, değil. Hala kendini beğenmiş hala öfkeyle dolup taşıyor. “ On gün daha geçti, efendi tekrar horozun hazır olup olmadığını Chi’ye sordu. “ Henüz değil, efendim. Eftraftan geçen başka bir horozun sesine, hatta gölgesine bile duyarlı.”

Aradan bir on gün daha geçti. Efendi yine Chi’ye sordu: “Hazır mı, artık!” Chi sakince dedi ki: “Henüz pek değil yüce efendim. Dövüşme arzusuyla için için yanıp tutuşuyor.”

Bilinmeyen bir zaman sonra, Efendisi tekrar Chi’nin kapısını çaldı. Chi hiç bekletmeden dedi ki: “Evet artık horoz dövüşe hazır, efendim. Diğer horozların ötüşünü duyduğunda heyecan göstermiyor. Adeta tahtadan yapılmış gibi sakin ve kendinden emin. Nitelikleri tamama erdi. Artık hiçbir horoz onun karşısında duramaz!”.

Batılı zihniyetin analitik ve sorgulayıcı düşünce yapısına alışmış olan bizler, bu ufak Zen hikayesindeki “usta-çırak” mecazını yakalamakta zorlanabiliriz. Hikayedeki usta tipik bir Zen ustası, horoz da çırağını temsil etmekte. Sonunda horozun “uyanışı” ise kişisel aydınlanmanın yani yüksek bilincin evrenle bir olmasının sembolü.

Hikayeler, şiirler ve sanatın diğer tüm alanlarında  özünü ortaya koyan Zen felsefesinin kökleri 2500 yıllık  bir geçmişe uzanıyor. Günümüzde modern dünyanın meraklı bakılarını tekrar üzerine çeken Zen, tasarımda da sadeliğinden doğan davetkarlığıyla bizlere göz kırpmakta. Özgün, içe dönük ve tamamen bireysel olan bu felsefe; bizlere adeta yaşanmayı bekleyen yeni bir hayat tarzı sunuyor.

Budizmin bir kolu olarak Hindistan’da doğan, Çin topraklarında kökleşen, 4. yüzyılda Kore’ye ve nihayet 12. yüzyılda Japonya’ya ulaşan Zen’in adı; 20. yüzyıl itibarı ile  Batı dünyasının kapılarını aralamış. Felsefe, psikoterapi, sanat ve tasarım gibi alanlarda; geleneksel bakışın mütevazı ancak yaratıcı penceresi Doğu’dan Batı’ya açılmış, 21. yüzyılın ilk zamanlarını yaşadığımız şu günlerde tasarım dünyası; hummalı koşuşturmacalar, teknolojik sınırsızlıklar ve global eğilimlerle beslenirken Doğu’nun mistik rüzgarları da her zamankinden güçlü esiyor: “Kendin ol!” fısıltısıyla.

Bu sese kulak verip tasarımlarında kendini ortaya koyan pek çok tasarımcı, Zen’in yepyeni modern yorumuyla sentezledikleri stilde buluşuyorlar. Buna ister minimalizm diyelim ister etno-modern diyelim ortak noktaları Zen felsefesinde yatmakta.

Tasarımdaki etkilerini anlayabilmek için önce bu felsefeden biraz bahsetmek gerek. Aslında çok basit, insancıl ve kuramsız; fakat basitliğin ve yalınlığın ışığı öyle güçlü ki bizim gözlerimizin bu parlaklığa alışma ve Zen gözüyle görmesi için kendi “ego” sınırlarımızı aşmak ilk şart. Budizmin temel ilkesi: isteklerimizin, tutkularımızın, bir şeyler başarma çabamızın (yani egomuzun); zihnimizin huzurunu ve dinginliğini bozmasına izin vermemek. Çünkü bu tutkular ve istekler yüzünden bilincin huzuru bozulunca duyuların zihne aktardığı da dünyanın çarpıtılmış ve eksik bir yansıması oluyor sadece. Duyuları sonuna kadar açık tutan bir yaşam tarzını benimsemek, Zen’e özgü. Peki, nasıl olacak bu zihin açıklığı? En ufak hareketimiz bile sayısız düşünceyi çağrıştırırken..?

“Aklınıza gelen düşünceleri kovalayarak zihni temiz tutmaya çalışmak, tıpkı kan lekesini yine kanla temizlemek gibidir.”, diyor bir Zen ustası, “leke büyüdükçe büyür ve asla temizlenmez.” Ekliyor: “Gelen düşüncenin geldiği gibi gitmesine izin verebilmek, en büyük erdemdir. Ayna da gördüğünü yansıtır ama hiçbir şeyi tutmaz. Zihnimiz bizim aynamızdır.”

Zen’in Budizm ile ilişkisini düşündükçe, ister istemez gözüüzün önüne yoga tekkelerine bir araya toplanmış bir deri bir kemik yogiler, Himalayalarda yaşayan çilekeşler, kendini dünyevi her türlü zevkten mahrum bırakarak nirvana’ya ermeye çalışan Lamalar geliyor. Oysa ki Zen, bu dünya için yine bu dünyada hayat bulan bir yaşam tarsi. Hem de herkes için: Acıyı ve mutluluğu deneyen, arzu ve istekleri olan biz “sıradan” insanlar için. Yogi olmak ya da çile çekmek de bir seçim tabii…

20. yüzyılın en önemli Zen ustası sayılan Suzuki, Zen’i şöyle tanımlıyor: “Kişisel aydınlanmaya, yüksek bilince ulaşma disiplini.” Aydınlanma, zihni serbest bırakarak olur. Serbest kalan zihin artık özgürdür ve bütündür. Oryantal düşünce yapısının belkemiğini oluşturan bu içe dönük teori, insan zihninin engin kıvrımlarında şekillenerek hayat buluyor kısaca. Her kıvrım, dış dünyayı algılamamızda yeni bir boyuta taşıyor bizi. Zihin labirentinin koridorlarını geçtikçe bariyerlerimiz kalkıyor ve bütünle bir oluyoruz: “Aydınlanıyoruz.”. Bu aydınlanma tamamen kişisel yollarla keşfedildiği için –zihin bireyseldir- izlenecek ortak bir yol maalesef yok! Buda bu temeli şöyle özetlemiş: “Kendi kendinizin ışığı olun.”

Yapılması gereken, günlük hayatımıza yoğunlaşmak, kendimiz ve çevremizle olan ilişkimize odaklanmak. Ancak ille de bir formül bekleniyorsa, Japon Zen ustası Lin-Chi’nin açıklaması yalın  gerçeği tüm çıplaklığıyla yüzümüze vuruyor: “Hiçbir zorlama yok. Olduğunuz gibi olunuz. Hepsi bu kadar. Karnını doyur, bağırsaklarını güzelce boşalt, yorulunca da git yat. Cahiller bu sözlerime gülecekler ama bilgeler ne demek istedğimi anlayacaklar.”

Tasarımda Zen

Zen felsefesi kadar teorik, bireysel hatta içgüdüsel bir olguyu tek başına açıklamak biraz zor. Zen’i daha iyi anlamak için böyle bir yaşam tarzı benimseyenlerin çağlar boyu kendilerini nasıl ifade ettiklerini, vardıkları “bütünle bir olma” noktasında dolup taşan hislerinin sanat ve kültürlerine izdüşümünü incelemek gerek.  Bu aktarımdan hiç kuşkusuz en çok etkilenenler Japonlar olmuş, 6. yüzyılın sonunda Budizm ile tanışan Japonya, zaten sad eve içe dönük olan alt yapısıyla Zen’e kucak açarak kendi gelenekselliğinde harmanlamış. Önce Samurai sınıfında, kılıç sanatı ustalarının eğitiminde Zen bilgeliğine başvurulmuş. Dört temel ilke olan uyum, yalınlık, dinginlik ve doğaya saygı; samuraylarının güçlenmelerine sebep olunca Zen halka inmiş. “Çay Seramonisi” ve “Zen Bahçeleri” gibi konseptlerle günlük hayatta yerini almış. Bugün bizim “Japon Kültürü” olarak nitelendirdiğimiz pek çok kavram (tatami, yaygı, kimono giysisi, shoji panelleri, bonsai minyatür ağaçları, ikebana sanatı vb.) Zen yaşam tarzının yüzyıllar boyunca oluşan doğal yansımaları.

Geleneksel Japon tasarımının anahtar cümlesi “Mono no aware”, insan kalbini anlamak ve isteklerine cevap vermek demek. Bu konseptte Zen’in etkisi hemen seziliyor. Tasarım, hislerimizin gerekli gördüğü unsurları içermeli: Yaratıcılığı çalıştırmalı, yeni ufuklar açmalı, ancak özünden de kopmamalı… “Bir obje kendi  doğasından uzaklaştırılırsa yalınlığını yitirir, sunileşir ve kalbimiz artık onu anlayamaz!”  diyor bir Zen ustası.  “Bütünle bir olmaktır tüm amaç, etrafımızdaki her şey; orada bulunmaları gerektiği için oradadır. Sonsuz zaman devinimleri içinde, objelerin kalbi ve bizim kalbimiz uyumlu ilişkiler kurmalıdır. “ Buradan hareketle, Japonlar tasarladıkları objelerin kalbine inmiş: Sadeliğin gücünü keşfetmişler. Objenin diliyle konuşmayı öğrenip, en yalın formların en zengin içerikleri nasıl barındırdığını görmüş ve bugün “minimal” dediğimiz tasarımların atası olmuşlar.

Günlük hayatlarında kullandıklar formlar ve materyaller tamamen doğal. Malzemenin “doğasına saygı” Zen kuralı. O yüzden ahşap doğal renginde bırakılıyor, duvarlar toprak tonlarında boyanıyor, eşyalar gözün ve kalbin rahat algılayacağı biçimde tasarlanıyor. Ayrıntılarda inanılmaz bir işçilik var.  Ayrıntı ruhu simgeliyor çünkü,  insanla doğa evrenin bütünlüğünün bir parçası. En küçüğünden en büyüğüne kadar her evde bahçe var. İç mekanlarda da sembolik anlamlarla yüklü minyatür bonsai ağaçları ve ikebana düzenlemeleri , doğayla kurulan semiyotik ilişkinin dışavurumu adeta.

Sade = Sofistike

Hayatın çekirdeği kendi içimizde yatıyorsa “ev” kavramı huzuru bulacağımız, zihnimizle temasa geçeceğimiz manevi sığınak. Japon evi ise adeta bir meditasyon merkezi gibi. Sade, fonksiyonel, değişken ihtiyaçlara anında cevap verebilecek kapasiteye sahip özellikleriyle “yaşıyor.”

Geleneksel ev, kolon-kiriş sisteminde, yükseltilmiş ahşap bir tabanın üzerine inşa ediliyor. Geniş saçaklı bir çatı yazın gölge, kışın izolasyon sağlarken, sembolik olarak Buda’nın bir ağacın altında oturup aydınlanışını hatırlatıyor. Kayar shoji panelleri evin ana unsuru. Günışığını dolaylı alan, mekan kurgusunda esneklik sağlayan paneller günümüzde de tasarımcıların esin kaynağı. Evin içinde sabit kutulara benzeyen mekanların yerine, birbirine kayan akışkan mekanlar, shoji panelleriyle biçimleniyor. Pirinç kağıdından yapılan paneller sayesinde yatak odası yeri geldiğinde çay odasına dönüşüyor, yeri geldiğinde meditasyon odasına… İç mekanların tümünü kaplayan tatami halıları ise modüler tasarımda dünyanın en eski örneği. 90×180 cm’lik ölçüsü ile ideal yatak boyutlarında. Tabii Doğu insanının Batı insanından averaj 10 cm. kısa olduğunu unutmamak gerek. Tatamiler, bir evin “olmazsa olmazı”, evin sakinleri onların üstünde yiyor, uyuyor ve hatta ölüor; bize göre sandalye, koltuk ya da masa görevlerinin hepsini karşılamakta. Bir odanın ölçüsünü tatamiler belirliyor. Bugün bile bazı emlakçılar “dört tatami kadar odalı, iki tatami kadar bahçeli” ilanlar vermekte.

Pirinç kamışından yapılan ve doğal rengi soluk yeşil olan tatmi halıları, kullanıldıkça altın rengine dönüşüyor. Evin tüm diğer elemanları gibi doğal dönüşümlerle “yaşıyor ve yaşlanıyor.”

Bahçede peyzajın sade mükemmelliği, yine Zen felsefesinin görsel bir örneği. Doğal formunda bırakılmış kayalar, sembolik anlamlarla bezenmiş bitki ve çiçekler, küçük su göletleri, birlikte bir orkestranın ahengini sergiliyorlar.

Felsefi bir düşüncenin dışavurumunda seçilen doğa unsarları, şaşırtıcı bir uyum içinde, kendi iç dünyamızın derinliklerine kadar eşlik etmekte. Kyoto’daki Ryoanji Tapınağı’nın “Kaya Bahçesi”, 16. Yüzyıldan beri sofistike sadeliği ile insanları meditasyona davet eden bir “taş yığın” her bir taşın niye orada olduğunu anlamak bahçenin tümüne bakmayı gerektiriyor. “kayanın Zen’I diyor tapınağın rahibi sadece.

Kısaca özetlemek gerekirse, geleneksel Japon tasarımında görülen Zen etkisi mekanlarda huzura, içedönük bir uyum arayışına, objelerde ise yalın formlara ve monokromatik renklere yöneltmiş.  Parlak renklerin objeleri gerçekte olduklarından daha önemli göstereceğine inanılmış. Bu sebeple , objenin doğasına saygısızlık etmemek için kendi renk ve dokusunda sunulmuş. Ortaya çıkan sonuçlar günümüz tasarımcısına “Kalbine dön!” çağrısını yaptıracak kadar güçlü, dingin ve zamansız.

Zen felsefesini özümseyerek tasarımlarına yansıtan en çarpıcı isim Tadao Ando. Japon tasarımcı, Bauhaus’un beton binalarında ışık,gölgenin oyuncu dansını tüm değişkenliğiyle aktarmış. Doğaya dönüş, “yaşayan ev”lerinde açıkça görülüyor. Bütün yüzeyler, renk ve dokular; iç, dış ve dolu, boş gibi konseptlerle içinde bulunduğu doğanın organik bir uzantısı haline dönüşmüşler. Malzemeler, günışığı ile renkleniyor, mevsimlerle canlanıyor. Ev, bahçe ve diğer birimler bir bütün. Sonsuzlukta, birbirlerinden alıp vererek devinimlerini zaman-mekan kısıtlamalarının ötesinde bir boyuta taşımışlar.

Yüzyıllara meydan okuyan Zen felsefesi için ne yazılsa, ne anlatılsa eksik kalır. Çünkü bir din değil, inanış. Kuralları yok, uygulamalarının sonuçları var. Amaç insanüstü olmak değil, yaşarken “yaşamak”. Etrafımızı kendi gözümüzle görmek, kendi aklımızla değerlendirmek ve sonunda bizim “bütünün” ayrılmaz bir parçası olduğumuzu idrak etmek. Hayat tarzlarımızla gerçek sofistikeliğin sadelikten geldiğini, gücün materyalizme bağlı olmadığını anlayarak zihnimizin kapılarını evrene açmak!

Zen’i, Zen’e özgü bir haiku (17 hecelik kısa şiir) ile bitirmek yerinde olur:

“Onu kendinizde bulamazsanız

Başka nerde arayabilirsiniz ki?”

 

Kaynakça

Suzuki Daisetz, Zen and Japanese Culture, Princeton University Press, 1959.

Heinrich Dumoulin, Zen Buddhism in the 20th Century, 1992.

Peter Lang, Zen in China, Japan, East Asian Art, 1985.

Alan Watts, The Way of Zen, 1970.

David Brazier, Zen Therapy, 1995.

Nancy Wilson Ross, Three Ways of Asian Wisdom, 1966.

The following two tabs change content below.

Ece Arıburun

Bilkent Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümünden lisans (1995), Domus Academy (Milano, İtalya) Endüstri Tasarımı Bölümünden yüksek lisans (1997) derecelerine sahiptir. Beymen Home ile başlayan meslek hayatı süresince yaptığı çalışmaları arasında; konut, ofis, otel, butik, café, mağaza vb. mekan tasarımları, aydınlatma elemanları ve mobilya tasarımları, ürün tasarımları (elektrikli ev aletleri- Samsung, ofis malzemesi- Nava Design, konsept tasarımlar- Apple) sayılabilir. “Tasarım Kültürü” içerikli araştırma yazıları ve diğer deneme yazıları çeşitli dergiler tarafından periyodik olarak yayınlanmaktadır. Halen İstanbul Teknik Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümünde öğretim görevlisidir.

Son Yazıları Ece Arıburun (Tüm Yazıları)

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir