Kol Korçaktan İskembleye Türk Kuklacılığı

01 Nisan 2014 | Fadime Geleş | gündelik yaşam

Türk orta oyunu ve Karagöz’den daha eskilere dayanan kuklacılık da, diğerleri gibi oluşumundan çok sonraları bugünkü adlandırmaları ile anılmaya başlamıştır. Kaynaklarda XVI. yüzyılda Türkiye’ye girmiş olan orta oyunu için XIX. yüzyılda, çok daha eskiye dayanan kukla için de XVII. yüzyılda bu adlandırmalarla karşılaşılmaktadır.

Gölge oyunu terimleri arasında kargaşaya uğrayan bu sanatımızın, Karagöz kadar tanınıp sevilmemiş olmasının en büyük nedeni üzerinde yeterince durulmamış olunmasındandır. Aksi takdirde minyatürlerdeki şenlik betimlemelerinden de anlaşıldığı üzere tiplemelerin çekici görünüşleri ve renkli kimlikleri ile geleneksel yapımızı yansıtan sıcaklığı çok güzel hissettirmektedir.

Orta Asya Türklerinde henüz gölge oyunu bilinmediği zamanlarda kukla geleneği bulunmaktadır. Türkçe bebek anlamına gelen ve bugün Anadolu’da yaşayan korçak, kudurcuk, kucak, kavur, konçak, kabarcuk, kavurcak, goğurcak sözcükleriyle gölge oyunu arasında ve ayrıca Orta Asya Türklerinin kukla oyunları olan Çadır Hayal, Kol Korçak ile gölge oyunu arasında bir ilinti kurmak istenmiş olmasından çıkar. Orta Asya ve İran’da öncelikle gölge oyunu olduğu yanılsaması ise perde kullanılımından da kaynaklanmaktadır. Gölge oyununda figürler perde arkasında, kukla oyununda ise kuklayı oynatanlar görünmemek için perde arkasını kullanmışlardır.

Bu yanılsama iki kukla türünü bilmemekten, tanımamaktan ve Çadır Hayal’deki hayal sözcüğünü gölge oyunu sanmaktan çıkmaktadır. Oysa hayal sözcüğü birçok kaynakta gölge oyunundan çok kukla için kullanılmıştır. Çadır Hayal, ipli kukla; Kol Korçak ise el kuklasıdır.

Nizami’nin Hüsrev-i Şirin Mesnevisini 1340’da Türkçeye çeviren Kutub, Farsça kukla karşılığı Lu’bet’i kavurcuk sözcüğü ile çevirmiş, bu da 14.yüzyılda bizde bu isimle anıldığını göstermektedir.

11. yüzyılda Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügat-it Türk’ünde ise ‘kudurcuk’ bebek-kukla kelimesinin karşılığı olarak Türklerde kukla tarihçesinin daha eskilere dayandığını göstermektedir.

Fütuvetname-i Sultani’de (13. yüzyılın ilk çeyreği) belirtildiği üzere ‘Şebbazi’ adı ile bilinen gece oynatılan kukla çeşidi, ipli kukladır ve el kuklası gündüzleri oynatılmaktadır. Türkiye’de kukla üzerine geniş bilgiler gölge oyununda olduğu gibi yine XVI. yüzyıldan başlamaktadır. 1582’deki şenliklere tanık bir Almanın izlenimleri şöyledir: Küçük bir kulübe kurulmuş, onun içinde kuklalar konuşup sıçramışlar, zarif neşeli bir şekilde dansetmişler, bir düğün canlandırılmış, bu düğünde Türk oğlanları ellerinde çarparalarla dans etmişler, bunları oynatanın yardımcısı kulübenin önünde sanki bunlar canlı insanmış gibi bunları eğlendirmek için oyunlar yapıyormuş… Kuklalar oynarken bir oyuncu onlarla dışarıdan söyleşiyormuş.

Yine bu şenliklerle ilgili bilgiler bulunan ve Topkapı Sarayında bulunan yazmada kukla oynatıcısı olarak ‘suret-bazan’ ; bir kukla oyunu için ya da yalnız saraylarda oynatılan bir oyun için ‘hayal-i has’, çadır-hayal (ipli kukla) türünü çağrıştıran ‘cemaat-i piyade çadırları’ gibi deneyimler yanında kayıtlarda bu oyunu oynatan usta adlarının da geçtiği görülmektedir. Bunlardan birkaç ismin önünde pehlivan mahlasının bulunması ise bu sanatla uğraşan ustaların aynı zamanda başka bir meslek ve uğraşılarının olduğu varsayımını güçlendirmektedir.

Bu kaynakta geçen ‘ayak kuklası’ XVIII. yüzyıl şairi Kani’nin bir beyitinde geçen ‘yer kuklası’ gibi bugün Anadolu’da köylerde rastlanan oynatım tarzı ile benzeşen ‘iskemble kuklası’ gibi İtalyan, Doğu Avrupa, Yugoslavya, Yahudilerin İspanya ve Portekiz’den getirdikleri etkiler içermektedir.

Eski şenliklerin betimlendiği minyatürlerde kuklanın, Osmanlı Döneminde çeşit olarak zengin ve yaygın bir eğlence aracı olduğu anlaşılabilmektedir.

Türkiye’ye Batı kuklasının girişi 18. yüzyıldadır ve üç türde yaygın bir eğlence aracı olmuştur. Bunlardan ‘iskemble kuklası’  sokaklarda oynatılan, göğüslerinden yatay olarak geçmiş ipliklerin çekilerek müzik eşliğinde dans ettirilmesi şeklindeki kukla çeşididir. Eski İstanbul yaşamı ile ilgili yazılarıyla tanınan edebiyatçı Ahmet Rasim kuklayı uygulama yaygınlığından dolayı alafranga kukla (ipli kukla) ve alaturka kukla (el kuklası) olarak nitelendirmiştir.

İpli Kuklalar: Hareket ettirmek için arkalarından bağlanan ipler kullanılır. Bu tür kuklanın İstanbul’da tanıtımı ve yaygınlaşması bir İngiliz olan kuklacı Thomas Holden tarafından sağlanmıştır.

El Kuklaları: Giysiden içeri sokulan elin işaret parmağıyla kuklanın başı, baş ve orta parmakla kolları hareket ettirmesi ile oynatılmaktadır. Bu kuklaların gövdeleri bezden, kol ve başları tahta ya da mukavvadan oluşturulmuştur. El kuklaları ipli kuklaya göre daha ucuz ve kullanımının basitliğinden dolayı daha fazla tercih edilmişlerdir.

Konularını orta oyunu, karagöz, aşk hikayeleri, masal ve efsanelerden alan kukla oyunlarında bol dayak sahneleri, yakma isimler, yakıştırmalar ve ikinci kişilerle iyi ve kötü mücadeleleri, yergiler, toplumsal olayların yaşamın içinden her an karşılaşılabilecek tiplerle canlandırılmış olduğu görülmektedir.

Birincil tipler İbiş ve İhtiyardır. İbiş,  İhtiyarın uşağı vesadakatinden dolayı ‘sadık’ denilmektedir. İhtiyarın düzenbaz ve kötü olan kâhyası, tiran; kadınlar, gaca; diğer tipler ise şeytan, cadaloz, Arap, dalkavuk, efe, Yahudi, Laz gibi tiplemelerdir.

19. yüzyıl İstanbul’unda Tepebaşı, Sultanahmet ve Direklerarası’nda birçok tiyatro ve kukla tiyatrosunda gösteriler yapılıp oyunlar oynandığı bilinmektedir. Dünyada birçok kukla koleksiyoneri, müzesi, tiyatrosu bulunmasına rağmen Osmanlı başkenti ve kültür merkezi olan İstanbul’un geleneksel gösteri sanatlarının önemli bölümünün, ağzı var dili yok bu tanıklarından günümüze kalan örnekler çok azdır. Bu sanatı yaşatmaya çalışan birkaç meraklısı dışında tek koleksiyon, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğünün kukla koleksiyonu olup son döneme ait eserlerden oluşmaktadır.

Kaynakça

*And, Metin. Geleneksel Türk Tiyatrosu; Kukla- Karagöz-Ortaoyunu,  Bilgi Yayınları, Ankara, 1972

* And, Metin. Dünyada ve Bizde Gölge Oyunu, Türkiye İş bankası, Ankara, 1977

*And, Metin. Kukla Koleksiyonculuğu, Tombak, S.9, 1996

*And Metin. Osmanlı Şenliklerinde Türk Sanatları, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1982

* And Metin. Türk Tiyatrosu 1839-1908,Türkiye İş bankası, Ankara, 1972

* And Metin. Türk Tiyatrosu 1908-1923, Türkiye İş Bankası, Ankara, 1972

* And Metin, Türk Tiyatro Tarihi, İletişim Yayınları, Cep Üniversitesi 63, İstanbul, 1994

*Eski İstanbul Eğleniyor, Sergi Broşürü (20 Aralık – 20 Ocak), Büyükşehir Belediyesi Kültür İşleri Daire Başkanlığı, 1991

* Oral, Ünver. Karagöz ve Plastik Tekniği, MEB Araştırma-İnceleme Dizisi, Ankara, 2001

Not: Bu yazı ilk olarak Collection dergisi, 12. sayıda yer almıştır.

The following two tabs change content below.

Fadime Geleş

1963 Yılında İstanbul’da doğdu. 1990 yılında Ege Üniversitesi Ed. Fak .Sanat Tarihi Bölümünden mezun oldu. 1993’ten itibaren İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kütüphane ve Müzeler Müdürlüğü’nde Müze Uzmanı olarak çalışmaktadır. İki yıl itfaiye Müzesi yöneticiliği yaptı. 1998-2000 yılları arasında Münster, Westfãliche Wilhems Universitãt’den aldığı master daveti üzerine Almanya’ya gidip, burada dil öğrenip, mesleki araştırma ve incelemelerde bulunduktan sonra tekrar görevine döndü. Çalışmalarını ağırlıklı olarak "Tekke - Tasavvuf Kültürü ve Objeleri" üzerine sürdürmekte olup, Kütüphane ve Müzeleri Geliştirme Derneği ile Sanat Tarihi Derneği üyesidir.

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir