Nazar Ritüellerinden Büyülük Törenlere Loğusalık

23 Eylül 2014 | Gülderen Bölük | gündelik yaşam

Yüzlerce yıl önemini koruyan ve kuşaktan kuşağa aktarılan birçok gelenek, içinde bulunduğumuz son yüz yıl içinde unutulup gitmekte.  Teknolojik gelişmeler her ne kadar iletişimi arttırmış, dünyayı küçük bir bahçe haline getirmişse de, eski âdetlerin bir masala dönüşmesini engelleyememiştir. Gelişen bilimin, yükselen eğitim seviyesinin ve daha pek çok şeyin kaçınılmaz bir sonucu bu aynı zamanda…

Arşivimde yer alan loğusa fotoğraflarının içime saldığı merakla küçük bir araştırma yapınca, doğumla ilgili ne kadar çok ve ne kadar derin gelenekler olduğunu fark ettim. Aslında bu beni şaşırtmadı. Uzun süredir eski yaşayış ve gelenekler üzerine yaptığım incelemeler, mutlaka bir sebebe dayanan insan davranışlarının zenginliğini bana daha önceden öğretmişti. Bu bakımdan doğumun öncesi ve sonrasıyla ilgi şehir ve köylerdeki eski uygulama ve inanışlar, kitaplar dolusudur. Bu bakımdan burada aktaracaklarım, bir bölgeden diğerine değişen zengin geleneklerimizin küçük bir bölümü olacaktır.

Eskiden doğum yaklaştığı zaman yapılan ilk iş, hamile kadının da onaylayacağı mahir bir ebe bulmaktır. Kimin olacağına karar verildikten sonra kendisine işlemeli bir bohçanın içinde düz renk kumaştan olmak şartıyla bir esvaplık verilir. Daha yeni kaynaklarda ebeye verileceklerin listesi artmakta: iki okka şeker, bir okka kahve, bir okka sabun, bir yemeni, bir çift terlik, çorap, hâl ve vakit yerindeyse bir kat da elbiselik kumaş.  Ancak bu kaynakta kumaşın nasıl olacağı belirtilmemiş. Tabii tüm bu hediyeler bir başlangıç. Ebeler, sağlıklı bir doğumun ardından evlerine asla boş elle dönmezler.

Anlaşmanın ardından ebe sık sık hamileyi ziyaret eder. Doğum anı gelince de hamilenin içerde olmasını istediği kişi dışında herkes dışarı çıkarılır. Anadolu’da kullanılan belli başlı doğurma teknikleri ise şunlardır: oturarak, diz çökerek veya çömelerek, yatarak, elleriyle ipe asılarak. Eğer oturarak doğum yapacaksa, hamile kadın öreke denen ön tarafı yarım daire şeklinde oyuk olan, doğum sandalyesine oturtulur.

Bazı yörelerde doğumun kolay olması için hamile kadına, içinde Meryem Ana Eli ya da Fatma Ana Eli bitkisi olan sudan içirirler. Çünkü suya girince açılan bu bitkinin döl yollarını da açacağına inanılır. Aynı mantıktan hareketle evdeki kapalı yerleri açmak, kilitleri açmak, saç örgülerini çözmek, kafes içindeki kuş, tavuk gibi hayvanları serbest bırakmak, dolu kapları boşaltmak, muslukları açık bırakmak eski gelenekler arasındadır.

Doğumla gelen plasentaya bazı yörelerde özel bir önem verilir. Etene, eten, eş, son gibi isimler alan bu organ bazı yerlerde gömülür, suya atılır ya da yakılır. Tıpkı sünnet çocuğundan alınan parça gibi göbek bağına da özel bir ilgi gösterilir.  Bu organ atılmaz, hayvanlara yedirilmez. Bazı yörelerde, bir beze sarılarak yatağının ya da yastığının altına konur.  Evde saklanırsa çocuğun ileride eve bağlı kalacağına, sokağa atılırsa gözünün dışarıda olacağına, mektep duvarının dibine gömülürse okumayı seveceğine inanılır.  Göbeği dört parmak yukarıdan kesen ebe, bu esnada çocuğun göbek adını da koyar.

Daha eski âdetlere göre ebe, doğum yapmış kadının ayağını çaprazvari çekerek ‘çaryekleme’ denen hareketleri uygular ve ter yatağı adı verilen yatağa yatırarak üzerini sıkıca örter. Bebeği de ılık suda sabunla yıkadıktan sonra boynu, kulakları, ağzının içi, koltuk altları ve bacak aralarını iyice tuzlar. Bazı yerlerde de tuzlama yerine tuzlu suya batırılır. Bu esnada suyuna altın atarak çocuğun ileride zengin olacağı ümit edilir. Çanakkale bölgesinde, çocuğun doğumundan sonra verilen ziyafete de Tuzluk adı verilir. Tuzun nazara karşı iyi geldiği, uğurlu ve bereketli sayıldığı bilinmekte.  Daha sonra çocuk Hint tülbentinden yapılmış ve bakire bir kız tarafından sarı ipekle dikilmiş bir gömlek giydirilerek kundaklanır.

Terleme işleminden sonra loğusanın karnı uzunca bir bezle sıkı sıkı sarılır. Ardından ortadan kesilmiş bir soğan yine bakire bir kız tarafından memelerine sürülür, ardından da bir şişe geçirilip, bir baş sarımsak ve bir mavi boncukla birlikte bir tüle bağlanarak loğusanın ayak tarafına gelen duvara asılır. Bazı yerlerde de nazara karşı şap, mazı, nohut, kaplumbağa yavrusu kabuğu, hurma çekirdeği de kullanılır. Loğusa yatağının baş tarafına ise Âyetü’l Kürsî yerleştirilir. Sünnet yatağı kadar olmasa da özenle hazırlanan loğusa yatağına yatırılan taze anneye mavi renkli, ipekli bir gecelik giydirilip, başına kırmızı bir kurdele bağlanarak ziyarete gelecekler için hazırlanır.

Doğumdan itibaren kırk gün boyunca hem çocuk hem de anne nazara açık olduğu için evden dışarıya çıkmazlar. Yine bu süre zarfında doğum yapmış başka bir kadınla da karşılaşmaması gerekir. Loğusa kadın için en büyük tehlikelerden biri de Albastıdır. Bazı yörelerde Al-karısı, Al-anası diye de adlandırılan ve kadın olduğu sanılan bu olağanüstü yaratık atlara ve loğusa kadınlara musallat olur. Loğusanın ciğerini söküp götürdüğü, kendisini ve çocuğunu bununla beslediği sanılır. Bu yüzden anne ve çocuğu korumak için meyan kökü şerbeti gibi kırmızı renkli içecekler içirmek tedbirlerden biridir. Bu sebepten doğum yapmış kadın özellikle yedi gün boyunca yalnız bırakılmaz. Loğusaya ‘basarak’ ettiği eziyetten anneyi kurtarmak için silah patlatmak da başvurulan yöntemler arasındadır.  Aynı zamanda düz kırmızı renk elbise giymiş ziyaretçiler, albasar endişesiyle odaya alınmazlar.

Loğusa kadını korumak için başka önlemler de alınır: Odanın görünmeyen bir yerine süpürge koymak; döşeğin ayak tarafına siyah saplı bıçak koymak; iki günde bir kurşun döktürmek; yedi gün her akşam saat on birde loğusanın odasında ve evin etrafında çörek otu ve üzerlik otu tohumlarından tütsü yapmak bunlardan sadece bir kaçıdır.

Anneyi ve yeni doğmuş bebeği ziyaret,  loğusa yatağı kalkmadan ilk yedi gün içinde olmalıdır. Bu süre zarfında gelenler hediyelerini vererek, değerli Saksonya testilerden ikram edilen şerbetlerden içerler. Bu şerbet,  dükkânlarda satılan şerbet şekeri ve kırmızla hazırlanıp, idrar söktürücü özelliği nedeniyle de biraz karanfil atılarak sunulur.

Yedinci günün sonunda loğusa yatağı kaldırılır ve normal yaşama dönülür. Kırkıncı günün sonundaysa anne, loğusa hamamına sokulur. Çeşitli ritüellerle loğusa yıkanır. Ardından kahve ve çubuklar içilip, türkü ve maniler söylenerek eğlenilir.

Burada oldukça kısa olarak bahsedilen loğusa geleneklerine, eskinin hurafeleri olarak değil de; yüzlerce yıllık bir geçmişten uzanan sayısız katmanın günümüze taşıdığı inanç ve düşün zenginliği olarak bakmak yerinde olacaktır.

Kaynaklar

Abdülaziz Bey, Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri, Tarih Vakfı, 1995, İstanbul,

Alus, Sermet Muhtar, Masal Olanlar, İletişim, 1997, İstanbul

Boratav, Pertev Naili, Gerçek Yayınevi, 1984, İstanbul

 

 

 

 

 

The following two tabs change content below.

Gülderen Bölük

1987 yılında İstanbul Bulvar Tiyatrosu'nda çocuk oyunları ekibinde tiyatro çalışmalarına başladı. 1995 yılına kadar bu tiyatroda birçok eserde ve çocuk oyununda rol aldı. 1998 yılında Bahçelievler Belediye Tiyatrosunda biz sezon sahne aldı. 2002 senesinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Gösteri Sanatları Merkezi, Tiyatro Yazarlığı ve Yönetmenliği’nden mezun oldu. Aynı yıl Mimar Sinan Üniversitesi, Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı bitirdi.2002 yılında İğne Deliği Sanat Atölyesi’ni kurdu ve atölyede verdiği fotoğraf derslerinin yanı sıra birçok etkinlik düzenledi. Bu etkinliklerde birçok sanatçıya ev sahipliği yaptı. Aynı zamanda dia gösterileri ve sergilerde yer aldı, konferanslar verdi. Uzun yıllardır Osmanlı Dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ait fotoğraf koleksiyonu yapan Bölük, bu konudaki araştırmalarını makaleler şeklinde kaleme aldı. Yazıları Newsweek, Aktüel, Collection, Popüler Tarih, Toplumsal Tarih, On Air, Jet Life, Fotoğraf Dergisi gibi birçok dergide yayımlandı. 2003 yılında Collection Kulübü'ne üye olan Bölük, kulüp üyeleriyle beraber; pek çok koleksiyon sergisinde yer aldı 2006 yılında Devlet Fotoğraf Yarışmasında “Başarı” ödülü aldı. Birçok eseri sergilenmeye değer bulundu.2009 yılında Kültür A.Ş. tarafından "İstanbul'un 100 Fotoğrafçısı" adlı kitabı yayımlandı. Fotoğraf Tarihi alanında birçok konferans verdi. 2010 yılında Marmara Üniversitesi, Fotoğraf Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Üç yıla yakın bir süredir Fotoğraf Dergisi'nde Foto Bellek adlı köşesinde fotoğrafa dair Osmanlı Dönemi'nden kalan belgelerin çevirisini yapmaktadır. 2014 Yılında ikinci kitabı Fotoğrafın Serüveni, Kapı Yayınları tarafından yayımlandı. 1993 yılından bu yana anaokullarında yaratıcı drama ve tiyatro eğitimi vermektedir.

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir