Puantiye, Yine Yeniden!

12 Kasım 2013 | Benan Kapucu | gündelik yaşam

Hangimiz beneklerin büyüsüne kapılmamışızdır ki! İri benekliler, ince puantiyeler, iki renkli, çokrenkliler… Her on yılda bir olduğu gibi yine görkemli bir dönüş yapan puantiye, bizi çocukluk düşlerine döndürürken moda dünyasında nostalji rüzgarları estiriyor. Sadece kadınların değil, erkeklerin de kravat ve ceket üst cep mendili desenlerinde hiç vaz geçemediği bir desen. Politika dünyasında da öyle… Winston Churchill ve John Major gibi Eski İngiltere Başbakanı Tony Blair’in gözde kravatının, mavi üzerine beyaz puantiyeli olması da rastlantı değildir elbette.

Puantiye, İngilizce adıyla “polka dot”, 19. yüzyılda Orta ve Kuzey Avrupa’dan Amerika’ya yayılan “polka” dansıyla birlikte anılan bir desen. Avrupalı göçmenler akordiyonları ve etnik müzikleriyle Amerika’ya vardıklarında, danslarıyla da Amerikalılara ilham verdiler. Viola Turpeinen ve Frankie Yankovic gibi Polka sanatçılarının neşeli müziğiyle özdeşleşen puantiyeli kostümler yeni bir moda çılgınlığının önünü açar. Puantiye doğmuştur.

Bir diğer hikaye ise puantiyenin başlangıcını Walt Disney’e dayandırıyor. Minnie Mouse’u yaratırken, moda kataloglarını tarayan, hatta özel terzisinin fikrine başvuran Walt Disney tümüyle yeni bir desen arayışındadır. Çizgililer, düz renkler, baklava desenleri çizgi karakterlerde çoktan kullanılmıştır. Minnie’nin beyaz gömleğine yanlışlıkla bir mürekkep damlasının düşmesiyle Disney aradığı deseni bulmuş ve artık puantiye doğmuştur. 1920’lerde Walt Disney, sonra bütün dünyada geniş bir hayran kitlesine ulaşacak olan kırmızı-beyaz puantiyeli elbisesiyle Minnie Mouse’u çizmeye başlar.

1930’larda puantiye, günlük giyimde zirveye ulaşır; o dönem Beyaz Saray’ın “first lady”si olan Eleanor Roosevelt’in bu modayı yakından takip etmesi de bu yükselişi hızlandırır. 1940’larda -Brian Hyland’in o meşhur hit şarkısı “Itsy Bitsy Teenie Weenie Yellow Polka Dot Bikini”den tam 20 yıl önce Frank Sinatra, kariyerinde dönüm noktası olan “Polka Dots and Moonbeams” şarkısıyla dikkatleri üzerine çekmeye başlamıştır. İkinci Dünya Savaşı sırasında erkeklerin yerini alıp iş gücüne katılan kadınları simgeleyen “We can Do It!/Yapabiliriz!” posterinin hayali kahramanı puantiye eşarplı Rosie the Riveter (Perçinci Rosie) Amerikan kültürünün ikonlarından birine dönüşür.

1950’lerde İkinci Dünya Savaşı sonrası iyimserlik yılları başlar. Ardı ardına çıkan elektrikli eşyalar teknolojik geleceğin habercisidir ve birçok ev kadınını can sıkıcı ev işlerinden kurtarmıştır. Elektrikli sobalar, elektrikli süpürgeler, buzdolapları sayesinde ev kadınlığı da eskisi kadar yorucu değildir. Kadınlar artık aileleri için daha konforlu bir hale dönüştürmeye çalıştıkları evlerinin ve mutfaklarının dışında kalan hayata da zaman ayırmaya başlar.

Rock’n Roll ile Geleneklere Başkaldırı

Dans salonları Rock’n Roll çılgınlığıyla sarsılıyordu. Barbeküler, kokteyl partileri ve diğer sosyal etkinlikler de giyim kuşam gerektiriyordu. Ağırbaşlı kıyafetler rafa kalkar; genç kızlar ya puantiyeli ya da kalın çizgilerle süslü kabarık diz boyu etekleriyle her an partiye gitmeye hazırdır artık. Dar kazaklar veya yün örgüsü etek ceket takımlar, bedenin hatlarını ortaya çıkarıyor; dizboyu çoraplar ve düz ayakkabılar da görünümü tamamlıyordu.

Televizyon her eve girmiştir; I Love Lucy ve The Honeymooners zamanın ideallerini anlatır. Marilyn Monroe, Brigitte Bardot, ve Elvis Presley 50’lerin muhafazakar ortamında gizli seksapelleriyle ortaya çıkar. Sadece dönemin değil, tüm zamanlara ait popüler kültürün idolü Marilyn Monroe, puantiyeli bikinisini giydiğinde baştan çıkarıcı bir cazibeyi temsil ediyordu. Artık sadece pırlanta değil puantiye de “ kızların en iyi arkadaşı” olur. Moda ikonları Lucille Ball ve Audrey Hepburn da puantiyeli elbiseleriyle bu desene farklı bir zarafet katarlar.

Kanadalı Arnold Scaasi 1950’li yılların en gözde modacılarından biridir. Dönemin ünlülerini giydiren Scaasi’nin 1958 yılında tasarladığı büyük puantiye desenli gece elbisesi aynı yıl Coty Moda Eleştirmenleri Ödülü alır. Etek kesimi çan biçiminde olan bu tasarımı, diz boyundaki ilk gece elbisesidir.

Avrupa modasının yenilikçi ismi Christian Dior’un “New Look” anlayışı tüm moda dünyasını etkiler. Ekonomik iyimserliğin yükseldiği dönemde pahalı kumaşların da cömertçe kullanıldığı, feminen ve son derece lüks bir moda anlayışı kısa sürede taklit edilir. Dior’un kırmızı üzerine beyaz puantiyeli gece elbisesi de öyle… Uyumlu eldiven, şapka ve ayakkabılar da baştan aşağıya mükemmel görünümü tamamlıyordu.

Öte yandan, Audrey Hepburn, “Funny Face” (1957) ve “Tiffany’de Kahvaltı” (1961) filmlerinde Hubert de Givenchy’nin tasarladığı kıyafetleriyle zarafet ikonuna dönüşür. Audrey Hepburn ve Doris Day puantiyelerle süslü diz boyu etekleri ve cha cha stili straplezleriyle çocuksu masumiyeti yansıtırlar.

Küçük Hanımefendi’nin Puantiyesi

Batı’daki moda akımları kısa sürede bize de gelir elbette… 50’li 60’lı yılların siyah beyaz filmlerini; Türk sinemasında Avrupai zarafetiyle yer edinen, kolejli güzel Filiz Akın’ın elbiselerini hatırlayalım. Küçük Hanımefendi Belgin Doruk’un iri puantiyelerle süslü elbisesinin aynı kumaştan şapkası da vardır. Türk kadınları da o dönemde “sinemanın zengin kızı” Küçük Hanımefendi kıyafetleriyle boy gösterir.

1960’lara gelince tüm dünyada insan hakları hareketi ve özgürlük rüzgarları esmektedir. Müzikte, edebiyatta ve sanatta deneysel akımlar ortaya çıkar. Beatles, Bob Dylan, Motown, Roy Lichtenstein, Andy Warhol… Tüm bu simgeler değişim isteyen, sosyal özgürlüklere ve kendini ifade etmeye susamış olan toplumun fitilini ateşler. 1960’ların daha çok başndayken deneysel modanın öncüsü Mary Quant’tır. Abartılı geometrik desenlerle süslü mini etekleri Twiggy gibi kimsesiz çocuk görünümlü mankenlerde sergiler. Zarif puantiyeler yerini daha cesur ve büyük noktalardan oluşan desenlere bırakır. O furyanın etkisiyle DC Comics de çizgi roman kahramanı Batman’ın karşısına puantiyeli kostümüyle Polka Dot Man’ı çıkarır. James Dean’li “Asi Gençlik” (1955) filmiyle başlayan isyankar ruh, 60’larda tüm dünyayı sarar. Sosyal çatışmaların dönemidir. Vietnam savaşı, mini etekler, doğaya dönen çiçek çocukları… Hippi akımıyla kadife ya da kot pantalonlar, bol elbiseler giyilir; elbiselerin hemen tümü barış sembolleri ve çiçeklerle süslüdür.

Disko Ateşi

1970’lerin ortalarında ise disko ateşi sarar her yeri. Saçlar farklı renklerde boyalı ve kabartılmıştır. Punk akımına kapılan genç kadın ve erkekler, birbirinden acayip stillerde kıyafetler giyer. Ve büyük puantiyeli abartılı desenler de… Bisiklet sporlarının en büyük arenası olan Fransa Bisiklet Turu’nda, “Dağların Kralı” olan yani dağa en hızlı tırmanan bisikletçinin “puantiyeli mayo” giyme geleneği bu yıllarda başlar.

1980’lerde ise yeni tip bir moda doğar; kadınlar da erkekler de parlak renklere bürünür. Kadınlar streç pantolon üzerine bol kazaklar, bazen üst üste bacaklara geçirilen konçlar; daracık kotların üzerine büyük spor ceketler ve paraşütçü pantolonları giyiyordu. Vatkalı omuzlar, kötü saç kesimleri ve tuhaf makyajlar da her yeri sarmıştır. İşin kötüsü, puantiye de Madonna, Prince ve Dolly Parton’ın kostümlerinde bu zevksizlik akımından payını alır.

Bu dönemin pop idollerinden Strawberry Switchblade şarkılarıyla değil belki ama, özellikle puantiyeli kıyafetleriyle hatırlanır. Parlak ve büyük puantiyeler en sevdikleri desendir bu grubun. 1980’lerde Strawberry Switchblade modasını izleyen genç kızlar, flamenko dansçılarının elbiselerine benzeyen bol puantiyeli fırfırları, farbelaları, kurdeleleri özel koleksiyonlarına katar. Switchblade’in yaratığı akım Kanada’dan Fransa’ya oradan esinlerini aldığı İspanya’ya kadar uzanır. Kumaşın ne olduğu önemli değildir o zaman; esas olan eldivenleri ve taytları süsleyen puantiyenin iri ve gösterişli olmasıdır. Moda aksesuarsız olmaz tabii, grubun üyeleri Ross ve Jill, ikinci el ayakkabıları yeniden boyayıp yine puantiyelerle, kurdelelerle süslemektedir.

1990’larda ise ünlü “Pretty Woman” filminde Julia Roberts, beyaz puantiyeli kahverengi elbisesini giyer ve bir fahişeden klas bir hanımefendiye doğru evrilir.

Benek Takıntısı ve Yayoi Kusama

2000’lerde ise puantiye takıntısı ve avangart enstalasyonlarıyla bilinen Japon sanatçı Yayoi Kusama’nın bir eseri, Christie’s’de tam 5.1 milyon dolara alıcı bulur ve en yüksek satış rakamıyla kadın sanatçılar arasında bir rekora imzasını atar. Japonya’nın yaşayan en büyük sanatçılarından biri kabul edilen Kusama, 60 yıldır takıntılarını, halüsinasyonları puantiyelerle anlatıyor. Feminizm, Minimalizm, Sürrealizm, Art Brut, Pop ve Soyut İfadecilik akımlarıyla anılıyor ama, o kendini sadece “takıntılı bir sanatçı” olarak tanımlamakta. “Korkularından kurtulmak için” tüm yüzeyleri, duvarları, zemini, tuvalleri, ev eşyalarını ve daha sonra da insan bedenlerini puantiyelerle boyadığını söyleyen Kusama’nın halüsinasyonlarından çıkan rengarenk benekler, izleyeni hipnotize eden ve düş dünyasına sürükleyen “sonsuz tuzaklara” dönüşmüştür artık.

Günümüzde de puantiyenin hikayesi hız kesmeden sürüyor. Cambridge Dük ve Düşesi, İngiltere tahtının yeni veliahtını tüm dünyaya tanıştırırken, Kate Middleton –tıpkı Bebek William’ı halkla tanıştırdığı gün Lady Diana’nın giydiğine benzeyen- mavi üzerine beyaz puantiyeli bir elbise giymiştir.

Flamenko dansçılarının kırmızı üzerine iri siyah benekli geleneksel elbiselerinden Dior’un yarattığı zarif kreasyonlara dek, her kültürde yerini bulan bir desen, puantiye.. Masumiyet, seksapel ve özgürlüğün ifadesi olarak daha uzun yıllar yaşamlarımızı renklendireceğe benzer.

The following two tabs change content below.

Benan Kapucu

1988’de ODTÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümü’nden mezun oldu. 1994’te MSÜ Endüstri Ürünleri Tasarımı Bölümünden yüksek lisans derecesini aldı. 1994–2003 tarihleri arasında Doğan Burda Yayın Grubu bünyesinde Brava Casa, Elle ve AD dergilerinde editör, yazı işleri müdürü ve yayın yönetmeni olarak çalıştı. 2003-2007 yılları arasında multimedya proje danışmanlığı, kitap ve dergi editörlüğü işlerini sürdürdü, birçok sektörel derginin yaratım sürecinde rol aldı; XXI, Skylife, Turkish Time, Natura dergilerinde tasarım konulu araştırma ve söyleşileri yayımlandı. 2007-2009 yılları arasında Ommedya bünyesinde, icon dergisinin yayın yönetmenliğini ve Natura dergisinin yayın danışmanlığını yaptı. Design Turkey dahil, birçok ulusal tasarım yarışmasında jüri üyeliği yaptı. İTÜ Tasarım Kongreleri kapsamında tasarım yayıncılığı üzerine iki akademik bildirisi yayımlandı. İTÜ ve Anadolu Üniversitesi Endüstri Ürünleri Tasarımı bölümlerinde Medya ve Tasarım dersiyle yarı-zamanlı olarak tasarım eğitimine katkıda bulunuyor. Son olarak İKSV 1. Tasarım Bienali’nin katalog editörlüğünü ve bienal kapsamında yayımlanmakta olan New City Reader mimarlık, kamusal alan ve kent gazetesinin yayın yönetmenliğini üstlendi. 2009- 2014 yılları arasında Häfele’de proje koordinatörlüğü kapsamında, Gateway dergisinin editörlüğünü yürüttü. Halen üniversitede misafir öğretim üyeliği, editörlük ve metin yazarlığı işlerini sürdürüyor.

Son Yazıları Benan Kapucu (Tüm Yazıları)

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir