Radyo Saati

22 Nisan 2013 | Hülya Aydoğan | gündelik yaşam, yazılar

İtalyan Guglielmo Marconi icat edip, 19.yy sonlarında İtalya’da yüz bulamadığından, patentini İngiltere’den aldığında RADYO’nun böylesine gelişip sevileceğinin farkında mıydı bilmiyorum. Gerçi telsiz telgraf patentine sahip olan Nikolai Tesla, Popov gibi mücitler de aynı yıllarda bu konudaki çalışmalarını sürdürüyorlardı ancak, ticari başarıyı yakalamak Marconi’ye kısmet oldu. Amerika, zaman içinde bu buluşa, tüp, devre ekledi ve 1947 yılında transistör kullanılması ile radyo teknolojisinde devrim denebilecek bir çığır açıldı.

Bu kısacık bilgiden sonra, radyonun ülkemizdeki serüvenine bir bakalım: Genç Türkiye Cumhuriyeti, her alanda yenilenirken, haberleşme alanında da gelişmeleri dikkatle izliyordu ve 1925 yılında, biri İstanbul, Eyüp ilçesi Osmaniye semtinde, diğeri Ankara Babaharman semtinde iki telsiz- telefon ihalesini bir Fransız şirketine vermiş, ancak şirketin parasal sıkıntıya düşüp iflas noktasına geldiğini gören İş Bankası, Anadolu Ajansı ve birkaç özel kuruluş anonim şirket kurup, bu istasyona talip olmuş ve böylece 1927 yılında ilk stüdyo, İstanbul Büyük Postane’de kurulmuş.  İkinci stüdyo ise 1928 yılında Ankara’da açıldı.     

Bizler, yani 50’li yılların çocukları için radyo her şeydi. Olan bitenden anında haber almak, küçücük dünyamızın aslında kocaman olduğunu fark etmek, değişik ülkelerin neler yaptığını, neler dinlediğini bilebilmek çok heyecan vericiydi. Radyolar, üç dalga üzerinden yayın yapardı. Uzun dalgadan Ankara Radyosu, orta dalgadan İstanbul Radyosu dinlenirdi ama bir kısa dalga vardı ki; işte o dünyaya açılan kapıydı. Ulaşılabilen tüm dünya radyolarının frekanslarını alabildiği için, radyo düğmesini ağır ağır çevirerek arama yapılır, özellikle klasik Batı müziğinin o doyumsuz çok sesli bestelerine, popüler müziğin güzelim şarkılarına ve yorumcularına erişilen frekanslar bir yere not edilirdi.

Ben radyo başından ayrılamayanlardandım, evde iki taneydiler. Biri oturma odamızda, diğeri anne babamızın yatak odasındaydı, çok güzeldiler, onlar benim bez bedenli sevgililerimdi. 15 günde bir yayınlanan, adı da “Onbeş Günde Bir” olan akşam programını, ablamla birlikte anne babamızın yatağına yatıp, yanımıza meyvelerimizi alıp, o kocaman siyah ahşaptan sevgilimin düğmesini çevirip, keyifle dinlerdik. Bu eğlence ve müzik programının benzeri hiç olamadı.

Bu tutkumu fark eden babam, evimize yürüme mesafesinde olan İstanbul Radyosu’na götürmeyi görev bildi beni ve “Çocuk Saati” programına Mehmet Âkif Ersoy’un “Çanakkale Şehitleri” şiirinin çok bilinen bir bölümünü okuyarak katıldım, henüz beş altı yaşındaydım ve ayrıntılarını hiç unutmadım o muhteşem günün… Hiçbir zaman televizyon, sevgili radyolarımın yerine geçemedi, yine her sabah çayımı demlemeden önce düğmesine basarım, çünkü artık çevirmiyoruz düğmeleri, her şey “basmatik” … O bez bedenli radyoların, bir de “lamba yanmak” illeti vardı. Tam güzel bir müziğin veya dinletinin ortasında yayın kesilir, evin beceriklisi kimse, bir yerlerde yedekte tutulan minik lambaları koşup getirir, radyonun arka kapağını açar ve ampul değiştirmeyi gerçekleştirirdi. Bir de anten sorunu vardı elbette, radyoları pencereye yakın yerlere oturtmalıydık ki; ortalarda ince anten kabloları görünmesin. Çokgen şekilli bir ahşaba (ki; çapı 50-60 cm. vardı yanlış anımsamıyorsam) birkaç sıra olarak gerilmiş ince tellerden oluşan bu antenler, evin dışına, bir çivi yardımıyla asılırdı, telin bir ucu da radyoya bağlıydı elbette..

Dünya bir daha 1960 başı ve 1970 sonu arasındaki o yirmi yılı bir daha yaşamayacak diye düşünüyorum. Hem teknolojinin , hem de düşünce ve davranış özgürlüğünün gelişmesi hızla yayıldı ve kabul gördü. Transistörün (yükseltici veya anahtarlama da denebilir)  kullanılışı da bu zamana denk geldi ve radyoda devrim yarattı. İlk kez, sokakta yürüyen bir adamın elinde, kablodan, elektrikten bağımsız, müzik çalan bir kutu gördüğümde, kıskandım ve kısıtlı olanakları da olsa, isteklerimi yerine getirmede bir sihirbaz gibi davranan babama, bu neyse bana almasını söyledim ve aldı ama bu,  aileyle birlikte zaman geçirmemizin de sonu oldu. Hepimizin radyosu artık kendi odalarındaydı ve ben tüm zamanımı, uzun yıllar bana arkadaşlık edecek olan o kahve-bej radyoma yapışarak geçiriyordum, artık evde yedek lambanın yanında yedek piller de bulunuyordu, anten ise uzun bir metal çubuktan ibaretti…

Bez bedenli radyolara doğup, bugüne gelmek çok keyifli bir deneyim oldu, teknolojiyi hep sevdim, hep kullandım ama şekli, çalışması değişse de radyolarım halâ en iyi dostlarım benim, teşekkürler Marconi…

The following two tabs change content below.

Hülya Aydoğan

1950 yılında İstanbul Şişli de doğup, sekiz yaşımdan beri Kadıköy'de yaşayan bir Kadıköy tutkunuyum. Öğrenimimi, sırasıyla, Moda İlkokulu, Özel Kadıköy Kız Koleji ve İktisadî ve Siyasî bilimler Yüksek Okulu'nun İşletme bölümünde tamamladım... Kısa bir çalışma hayatından sonra, kızımla ilgilenmeyi meslek edindim. Kitaplar, filmler ve müzik asla boş zaman geçirme aracım olmadı, aksine en dolu zamanlarım onlarla geçirdiklerim. ..İnsanları, yalnızca insanî özellikleriyle değerlendirmek terbiyesi aldığım için, dünyanın başına gelecek en büyük felâketin "Irkçılık" , şimdilerin söylemiyle "Rasizm" olacağına inanırım...

Son Yazıları Hülya Aydoğan (Tüm Yazıları)

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir