surrealism_salvador_dali_

Tempus Fugit

27 Aralık 2012 | İhsan Oktay Anar | dosya

Filozof Immanuel Kant o kadar dakikti ki evinden çıkıp ders verdiği üniversiteye giderken, güzergahı üzerindeki dükkan sahipleri saatlerini ayarlarlardı.

Zamanı ölçmek, “vakit nakittir” deyişinden de anlayableceğimiz gibi en azından “para saymak” kadar önemli görünmektedir. Peki, insanlar zamanı nasıl ölçebilirlerdi? Bunun için (şimdi kolunuzda bulunan saatin akrep ve yelkovanı gibi) kusursuz bir şekilde hareket eden bazı “araçlara” ihtiyaç vardı; bunlar da elbette gök cisimleriydi. Gerçekten de ayın dönüşümleri, Zodyak’ın hareketi, bazı yıldızların görünüp kaybolması, en azından Kant’ın “özel yaşamı” kadar düzgün ve kesindi.

Böylece insanlar gök cisimlerine, ama en başta aya ve güneşe bakarak bazı takvimler hazırladılar. Bugün ay ve güneş takvimi dediğimiz takvimler bunlardır.

Takvim, en başta çiftçiler ve tefeciler için önemliydi. Sözgelimi Eski Mısır’da Sirius yıldızının uzun bir zaman gökyüzünde kaybolmasından sonra şafakta yeniden ortaya çıkması Nil Nehri’nin taşmaya başlayacağına işaret ediyordu. Bu tarihin, çiftçiler için ne kadar önemli olduğunu tahmin edebilirsiniz.

Öte yandan tefeciler de zamanı hesaplamak zorundaydılar. İngilizce’deki takvim anlamına gelen calendar’ın Latince’de “tefecinin hesap defteri” demek olan kalenderium ile akraba bir sözcük olduğunu söylememe bilmem gerek var mı? Bir tefeciye gittiğinizde size mesela 30 günlüğüne 10 florin verir ve bu süre bittiğinde 10 florini, 12 florin olarak alır. Yani bazılarının göre 30 günlük zamanı size 2 florine satar. Bir skolastik filozofun “Zaman sizin ya da başkalarının değildir. Zaman Tanrı’nındır. Tefeciler de Tanrı’ya ait olan bir şeyi size satıyorlar” dediğini hatırlıyorum.

Jül Sezar (arzu edenler Julius Caesar da diyebilirler) Milattan Önce 46 yılında, İskenderiyeli bilgin Sosigenes’in nasihatleri doğrultusunda yeni bir takvimi, yani Julien Takvimi’ni kabul ettirdi. Bu takvim 365.25 günden oluşuyordu. Bir hata yapılarak bir güneş yılı 365 gün olarak kabul edildi. Bu hata daha sonra , her dört yılın birinin 366 gün olarak belirlenmesiyle giderilmeye çalışıldı. 366 günlük yıla “artık yıl” deniyordu. Ama artık yılda sözünü ettiğimiz “fazladan bir gün” nereye hangi aya eklenecekti? Elbette Roma Takvimi’ndeki son ay olan şubata. Fakat ortada yine bir sorun vardı; Şubat ayı Ölüler Tanrısı’na ithaf edilmişti ve Romalılar çift rakamların uğursuzluğuna inandıkları için, bu ayın 28 gün olarak kalması gerekiyordu. İşte sözünü ettiğimiz “ek gün” Şubat ayının 23. ve 24. günlerinin arasına kondu ve bu güne bir isim bile verilmedi. Takvimcilik açısından tam bir skandal…

Bununla birlikte yüzyıllar sonra daha garip bir şey oldu. 1582 yılında Papa Gregorius’un emriyle takvimciler işe koyuldular. Problem bu kez 21 Mart’ta olması gereken gün-gece eşitliğinin tam 10 gün ileri kaymasıydı. Tek çözüm bu 10 günün takvimden kaldırılmasıydı. Böylece 4 Ekim gününden sonra 15 Ekim günü gelecekti. Daha açık bir deyişle 5 Ekim’den başlayarak 14 Ekim’e kadar uzanan süre yok sayılacaktı.

Bazı kişilerin bu düzenlemeden sonra “Hayatımızın on gününü çaldınız!” diye sızlandıkları rivayet edilir. Zaman elbette ki tefeciler borçlarını “zamanında” tahsil etsinler diye yaratılmadı. Bir “problem” olarak zaman, fizikçiler, matematikçiler, mantıkçılar, felsefeciler ve hatta filozoflar için bir “ekmek kapısı” da oldu. Filozof Aristoteles için zaman, “hareketin sayısı” yahut “hareketin sayılabilen yönü” olarak tanımlanmıştı. Bu filozofun zaman hakkındaki öğretisine girmeyeceğim, Başta birçok editör de olmak üzere hemen hemen bütün okuyucular kuramsal yazıları okumak istemezler. Bir fakültenin Felsefe bölümüne bu satırların yazarını da yukarıdaki listeye ekleyebilirsiniz. Fakat Aristoteles’in fikrinden yola çıkarak soruyorum: “Hareket olmasaydı, yani her şey bir anda donup kalsaydı, zaman yine olacak mıydı?”

Adının büyük harflerle yazılmasını hak eden SHOEMAKER bize şunları söylüyor: “Bırakın hareketin olmamasını, hiçbir şey olmasaydı bile zaman olurdu.” Shoemaker bize şöyle bir örnek veriyor: “Önce bir evren varsayalım ve bu evren daire şeklinde olsun. Bu daireyi yarıçaplarından üçünü kullanarak, merkezde birbirine bağlanan üç bölgeye ayıralım: A, B ve C. Sözünü ettiğimiz evrendeki  A, B ve C bölgelerinde bilinç ve akıl taşıyan varlıkların yaşadığını kabul edelim.  Bu bölgelerin de bir “özelliği” olsun. Mesela A bölgesindeki varlıklar, her 2 dakikada bir varlıktan kesilsinler ve 1 dakika boyunca var olmasınlar ve bu bir dakikalık sürenin sonunda tekrar varlığa gelsinler. Yine aynı şekilde B bölgesinde yaşayanlar her 3 dakikada, C bölgesinde yaşayanlar da her 4 dakikada varlıktan kesilsinler ve 1 dakika yok olduktan sonra tekrar var olsunlar, birbirlerini gözlediklerini ve matematikten  anladıklarını kabul edelim.

Varacağımız sonuç şudur: Hem A, hem de B ve hem de C bölgelerinde yaşayanların hepsinin birden varlıktan kesileceği an, 2, 3, 4 sayılarının çarpımının sonucu olan, 24 dakikada bir olacaktır. Kısacası onlar her 24 dakikada bir varlıktan kesileceklerini, böylece hiçbir şeyin olmadığı bu kurmaca evrende tam bir dakika geçeceğini bileceklerdir. Kısacası, hiçbir şeyin var olmadığı evrende tam 1 dakikanın geçeceğini, yani değil hareket, hiçbir şeyin olmadığı bir evrende bile zamanın olabileceğini kabul etmek zorundayız.

Teorinin bu kadarı yeter…

* Coliseum Life Dergisi, Sayı 7 (Ocak-Şubat),  2001.

Eser: Salvador Dali, The Persistence of Memory, 1931.

 

The following two tabs change content below.

İhsan Oktay Anar

Yazar, illüstratör, çevirmen ve akademisyen İhsan Oktay Anar, lisans, master ve doktora eğitimini Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü'nde yaptı; aynı okulda öğretim üyeliğinden emekli oldu. Osmanlı İmparatorluğu dönemine ait tarihi gerçeklere ve söylencelerle desteklenen fartastik roman tarzıyla bilinir. Doğaüstü unsurlar ve yerel kültüre ait referanslar işlerinde sıklıkla karşımıza çıkar. Amat romanında, İsrafil adlı çocuğun gemi borazancısı olup diriliş düdüğünü çalışı islamiyette kıyamet haberi olan borazanı çalacak meleğe, alt ambar ise toprak altına ve mezara göndermeler ya da modellemelerdir. Puslu Kıtalar Atlası, 20'den fazla dile çevirilmiş ve Kültür Bakanlığı tarafından tanıtılmıştır. Anar, 2009 yılında Erdal Öz Edebiyat Ödülü’nün sahibi oldu. Kitab-ül Hiyel, Efrâsiyâb’ın Hikayeleri, Suskunlar ve Yedinci Gün de İletişim Yayınları’ndan çıkan diğer kitaplar arasında yer alıyor.

Son Yazıları İhsan Oktay Anar (Tüm Yazıları)

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

One Response to Tempus Fugit

  1. Hülya :

    Zaten tüm kitaplarını (Amat dışında, o da sırada) okuyup hayranı olduğum Anar’ın bu aydınlatıcı yazısını zevkle okudum, hem ona hem de Kolektomani’ye teşekkür ederim ….

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir