Türk Sinemasında Sansür

17 Aralık 2013 | Sener Köksümer | gündelik yaşam

Türk Dil Kurumu, Türkçe Sözlüğü’ndeki tanıma göre sansürü “Her türlü yayının, sinema ve tiyatro eserinin önceden denetlenmesi işi, sıkı yönetim” olarak açıklarken, Büyük Larousse ise “Bir makamın, bir hükümetin az çok geniş bir kitleye yönelik basın ve yayın ürünleri üzerinde yaptığı ve ürünlerin yayılması, dağıtımı, yayınlanması konusunda izin verme ya da yasaklamayla sonuçlanan ön inceleme” olarak tanımlamaktadır. Yerleşik toplumlarda yönetilenle yönetici arasında köprü vazifesi gören resmi kurumlar, halka sunulan her türlü ürünü ve hizmeti denetlemekle mükelleftir. Bu denetim halkın yaşam kalitesi, sağlığı ve değer yargılarıyla ilgilidir. Bu nedenle denetim ve sansür farklı yaptırımlardır. Denetim, topluma sunulan ürün ve hizmet kalitesini yükseltirken sansür ise sanat üreten sanatçının elini kolunu bağlamakta, düşünce ve hayallerini engellemektedir. Çocuklar için sakıncalı bir filmin izlenmesine yaş sınırı getirilmesi denetimdir ve doğrudur ancak filmin tümden yasaklanması sansürdür. Ya da ağır cinsel içerikli bir derginin poşet içinde satılması denetimdir ancak söz konusu derginin basım ve dağıtımın yasaklanması sansürdür. İçki, sigara gibi zararlı ürünlerin satışında 18 yaş sınırı uygulaması denetimdir ancak bunların tümden yasaklanması sansürdür.

Sinemanın keşfi toplumlar üzerinde çok etkili olmuştur çünkü okumak yerine izlemek çok daha kolaydır. Ayrıca filmler bireysel değil, kitleler halinde izlenmektedir. Birtakım filmlerin kamu düzenini bozar kaygısı sansüre neden olmuştur. Bilinen ilk sansür yasası 24 Ağustos 1790 yılında Fransa’da yürürlüğe girmiştir, yasaklanan ilk film sahnesi ise bir idam sahnesi görüntüsüdür. 1896 yılında Porter’ın çektiği Dul Bayan Jones ise bir öpüşme sahnesi nedeniyle sansüre uğramıştır. Bu filmdeki öpüşme sahnesi, ahlakçı reformistleri çileden çıkarmış, protestolara neden olmuştu. Başlangıçta kamu düzenini sağlamak amacıyla mahalli yöneticiler tarafından uygulanan sansür, daha sonra merkezi bir örgüte bağlanmıştır. Birçok kez değişikliklere uğrayan sansür yasası 1914 tarihli İsveç Film Kanunu ile birçok ülkede kabul görmüş ve uygulanmıştır.

Türkiye sinemayla 1896 yılında tanışmıştır ancak 1919 yılına kadar ciddi bir araştırma yoktur. O nedenle birtakım araştırmacılar I. Dünya Savaşı’na kadar Türkiye’de sansür yoktur derler. Bu doğru değildir. Dönem itibariyle sansür uygulanmaması mümkün değildir. Arap harfli Türkçe’ye vakıf sinema araştırmacılarının arşivleri taraması gerekmektedir. 19. yüzyıl başlarında İzmir’de erkeklerin şikayeti üzerine dönemin valisi Müslüman kadınların sinemaya gitmesini yasaklamıştı. Bu kadar katı denetimin olduğu bir dönemde sansürün uygulanmaması düşünülemez. Çeşitli kaynaklarda gösterilen ve sansüre uğrayan ilk Türk filmi Malül Gaziler Cemiyeti tarafından çekilen Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın Mürebbiye isimli filmidir. Aslında bu film işgale karşı duruşun hikayesidir. Filmde bir Türk ailesinin yanında mürebbiye olarak çalışan Fransız kadın kötü ruhludur, ailenin erkeklerini birbirine düşürerek fenalıklar yapmaktadır. Bu nedenle film Fransız işgal kuvvetleri komutanı Franchet d’Esperey tarafından gösterimi ve Anadolu’ya gönderimi yasaklanmıştır.

Önceleri sansür yetkisi valiliklerce uygulanırken 1932 yılında Merkez sansür teşkilatı kurulmuştur. Bu teşkilat bir yıl sonra ek talimatla bir komisyon görevlendirmiştir. Bu komisyondaki İçişleri ve Milli Savunma Bakanlıkları ile birlikte Genel Kurmay Başkanlığından da birer temsilci bulunmaktaydı. Yerli senaryo ve filmler bu kurumca gümrüklerde kontrol edilip sansüre tabi tutuluyordu.

Türkiye’de sansür yasası hemen her iktidar döneminde defalarca değişikliğe uğramış ve bugüne kadar da net bir tanım gerçekleşmemiştir. Film sektöründeki baskı sadece resmi kurumlarca olmuyordu. Sansürden geçmiş bir film bile şikayet üzerine yasaklanabiliyor, gösterimi engelleniyordu. Örneğin şehvet düşkünü bir Bektaşi Şeyhini konu alan Nur Baba filminin seti Bektaşi müritler tarafından basılmış ve derhal yasaklanmıştı. Ya da sansürden geçmiş olsa dahi bir filmin, bir tiyatro eserinin herhangi bir şehirde namus bekçiliğine soyunmuş bir mülki amirin emri ile yasaklanması sıradan bir olaydır. Yakın tarihimizde kabul edilemez gerekçelerle sansüre uğramış yüzlerce filmden birkaçı şunlardır: Tunç Okan’ın Otobüs filmindeki bayat ekmek ile soğan yenmesi ve Türk erkeğinin ayakta işemesi sahneleri sansüre neden olmuştur. Yılmaz Güney’in Umut filmi giysiler aracılığıyla yoksulluk propagandası ve zengin fakir ayrımı nedeniyle sansürlenmiş. Göksel Arsoy’un pilot subay olarak canlandırdığı Şafak Bekçileri filmindeki iki sahne sansürlenmiştir ki biri, Türk Savaş uçağının düşme sahnesidir. “Türk uçağı düşmez!”gerekçesiyle. Diğeri ise öpüşme sahnesidir. Bunun gerekçesi de “Türk subayı öpüşmez!” Metin Erksan’ın Aşık Veysel’in hayatını konu aldığı Karanlık Dünya filmi Anadolu’da ekinlerin cılız gösterilmesi gibi anlamsız bir nedenle sansürlenmişti. Metin Erksan’ın Susuz Yaz filmi de ölen kardeşin karısıyla evlenen diğer bir kardeş nedeniyle sansüre uğramış, yurt dışı festivallere katılması yasaklanmıştı. Filmin yapımcısı ve başrol oyuncusu Ulvi Doğan tarafından gizlice Almanya’ya götürülen film Altın Ayı ödülünü alan ilk Türk filmi olarak tarihe geçmişti. Sevinçle ülkesine dönen Ulvi Doğan gözaltına alınmış ve daha sonra ülkesine küserek Amerika’ya yerleşmiştir.Bütün bu yasaklara uğrayan konular sinemada hiç abartılmamış ülke gerçeklerini gözler önüne sermiştir ve fakat gerçeklerden rahatsız olan iktidarlar sansür mekanizmasını devreye sokarak belki de kendi ayıplarını örtbas etme çabasına girmişlerdir. Türk sinema sektörünün gelişmesini engelleyen önemli nedenlerden biri de ısrarla sürdürülen sansür çabasıdır. Bu nedenle Türk sineması tüm gayretlerine rağmen uluslararası pazarda yer bulamamaktadır.

Türkiye’nin imzaladığı İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 19. maddesindeki “Her ferdin fikirlerini açıklamak hürriyeti vardır” ibaresine rağmen ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nın 25. maddesi “ Herkes düşünce ve kanaat hürriyetine sahiptir. Her ne sebep olursa olsun kimse, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz, düşünce ve kanaatleri sebebiyle kınanamaz ve suçlanamaz” maddesine rağmen ve Anayasamıza ilave edilen ( ek: 3.10.2004-4709/9) “Düşünceyi açıklama ve yayma hürriyetinin kullanılmasında uygulanacak şekil, şart ve usuller kanunla düzenlenir” maddesi fikir hürriyetine düzenleme getirmektedir. Eğer fikirleri açıklama hürriyeti bu ek kanunla düzenlenecek ise İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni imzalamaya ve Anayasa’nın 25. maddesine ne gerek vardı? Bu çelişki anlaşılır gibi değildir.

Kaynaklar
Nejat Özen, Türk Sinema Kronolojisi
Doç. Dr. Serdar Öztürk (makale)
Gündüz Pervin, Türk Sinemasında Sansür (bitirme tezi), 1999
Sibel Tezcan (makale)

Görseller
Türker İnanoğlu, 5555 Afişle Türk Sineması, TÜRVAK Kitapları,Kbalcı Yayınevi, 2004, İstanbul.

* Bu yazı ilk kez Collection dergisinin 40. Sayısında yayımlanmıştır.

The following two tabs change content below.

Sener Köksümer

Destine Sahafın sahibi olan araştırmacı yazar, Sener Köksümer’in koleksiyon tutkusu çocukluğuna kadar iniyor. Türk sineması, Türk Tiyatrosu, plak, deniz kabukları, fotoğraf gibi pek çok alanda zengin bir koleksiyona sahip. Çeşitli konularda yazdığı makaleleri, aralıksız on yıldır Koleksiyon dergisinde yayımlanıyor. Aynı zamanda Yurt Gazetesi’nde Ahmet Kemal ismiyle siyasi yazılar da yazmaktadır.

Son Yazıları Sener Köksümer (Tüm Yazıları)

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir