Zamanın Belleğinde İnsan Portreleri

22 Ocak 2013 | Gülderen Bölük | foto bellek, yazılar

Niçin eski dönem portre fotoğrafları bizi etkiler ve başka bir boyuta taşır? Oradaki insanların bakışları, duruşları, ifadeleri neden bugünden farklıdır? Peki, tam olarak nedir gözümüze değişik gelen? Aslında bu soruların cevabı, görüntüdeki veriler kadar, fotoğrafın çekildiği dönemde de saklı. O yılların sosyal yapısı araştırılmadan cevapları bulmak mümkün değil. Gelin bu farkı, stüdyolarda çekilen fotoğraflar üzerinden inceleyelim!

Fotoğraf tekniğindeki ve kimyasındaki eksikler ilk zamanlar uzun pozları gerektirir. Fotoğrafa bakıldığında görülmeyecek şekilde, modelin tam başının arkasına, appui-tête denilen ve kıpırdamayı, dolayısıyla flulaşmayı engelleyen bir dayanak konur. Bazı dayanaklar da modeli bel hizasından destekler.  Ancak bu destekler, kıpırdanmayı engellese de, dakikaları bulan pozlandırma süresince, ifadelerin donuklaşmasına engel olamaz. Zaten bu şaşırtıcı icat karşısında insanların gösterdiği temkinli ve ürkek yaklaşımı da düşünürsek, neden bu portrelerin bize değişik geldiğini daha iyi anlarız. Öyle ya! Ölmeden evvel portresini çizdiren baronların, kontların, prenseslerin, bilumum soyluların sahip olduğu imkâna yeni yeni kavuşan burjuva,  eğer bu fotoğraflarda kendini sonsuza kadar var edecekse, ciddi ve asil görünmesi gerekir.

Bizdeki  durumun çok farklı olduğunu düşünmeyin. Baronumuz kontumuz yoksa da şehzademiz, sultanımız, padişahımız, küberamız var. Bir de bunlara özellikle İstanbul, İzmir gibi büyük liman şehirlerinde oluşmaya başlayan ancak ulusal bir nitelik taşımayan burjuva sınıfını da ilave edebiliriz (1).  Herkes değerini, şanını yansıtacak şekilde poz vermeli. İşte bu sebeplerden ötürü fotoğrafın ilk dönemlerinde bir gülümseme bile esirgenir. Gülmek ise zaten hafifliktir!

Şayet çekim esnasında bir dayanak kullanılmışsa çekim sonrası bu, rötuşla yok edilir. Kullanılmamışsa model kıpırdamasın diye, ya oturtulur ya da bir yere yaslanır. Önüne de simgesel olarak bir kitap konur ki, ne kadar bilgili ve okumuş biri olduğu anlaşılsın. Çünkü okullu olmak o dönemde bizde de, Avrupa’da da bir ayrıcalık.

Ardından başka simgeler de gelir. Baston ve eldiven kibar beylerin vazgeçilmezi olur. Hanımlar da kâh gösterişli şapkalarıyla, kâh eldivenleriyle poz verirler. Tüm bunlar Batılılığın, hali vakti yerindeliğin bir simgesidir. Her şey olması gerektiği gibi yansır fotoğraf karelerine.  Poz sürelerinin birazcık azalmasıyla fotoğraflarda küçük bir dinamizm gözlenir. Gülümsüyorlar mı ne! Zaman fotoğrafa olan ürkekliği siler, ucuzlayan fotoğraf elit kesimden halk tabasına doğru inmeye başlar. Başlangıçta kameradan kaçırılan gözler, sonraları daha bir ısrarla objektife bakar. Vücut daha rahat ve kendinden emin bir şekilde yer alır karşısında.

1800’li yılların sonuyla 1900’lerin başlarında, erkeklerin sağ ellerini ceket düğmelerinin arasına yerleştirmelerine sık rastlanır. 30’lu yıllarda ise kadınlar arasında, öndeki ayağın topuğunu hafifçe kaldırmak ve elleri yanda, leğen kemikleri üzerinde birleştirmek bir dönemin modası olur.

1920’li yıllar ile 1960’li yıllar arasındaysa, sigaranın fotoğraf karelerine bolca yansıdığını, pozlarda özel bir yeri olduğunu görürüz. Bazısı gerçekten yakılmış içilirken, bazısı da fotoğrafçı tarafından küçük bir hileyle dumanı tütermiş gibi gösterilir. Bir kısmında da hiçbirine ihtiyaç duyulmadan, sanki dudağın bir aksesuarıymışçasına yakılmadan öylece bırakılır. Bu konuda Amerikan sinemasının önemli aktörlerinden Clark Gable’ın etkisini söylemeden geçemeyiz. Aktör, 1939 yapımı olan “Rüzgâr Gibi Geçti” filmiyle gönüllerde taht kurar. Filmin gösterildiği yıl birçok kişi onun gibi ince bıyık bırakıp, onun gibi bakarlar. Argomuza “klark çekmek” deyimini kazandıran sanatçı, siyah beyaz Türk sinemasının unutulmaz ismi Ayhan Işık’a da esin kaynağı olur. Yine diğer bir sanatçımız Yılmaz Güney’in popüler kültür üzerindeki etkisini de stüdyo fotoğraflarında görebiliriz.

Ünlülerin halk üzerindeki etkisini, bunun gibi daha birçok örnekte izleriz. 1930’lu yılların Amerikalı çocuk yıldızı olan Shirley Temple dönemin hanımlarında ve kız çocuklarında yankı bulur. Sarı saçları, şirin yüzü ve yeteneğiyle birçok insanın belleğinde yer eden yıldız, 1934 yılında altı yaşındayken, çocuklara özel Oscar ödülünü alır. Temple’ın eteklerinin uçlarını tutarak reverans yaptığı pozu, birçok insan tarafından kabul görüp, taklit edilir. Bizim stüdyolarımıza da bu poz fazlasıyla yansır.

Yine Cumhuriyet sonrası sık rastlanan grup fotoğraflarında, belli bir düzene göre sıralanma ve tekrar eden hareketler göze çarpar. Gençler arası yaygın olan bu moda da, bazen art arda, bazen üst üste, bazen de yan yana sıralanmalara rastlarız. Ritim duygusunun yoğun olduğu böylesi pozlarda her kişi, bu grubun eşit bir parçası olduğunu ve sanki kendi aralarında paylaştıkları bir sırrı, bir sevgiyi açıklar gibi poz verirler.

Yine dostluğun ve sevginin yansıdığı başka fotoğraflar vardır ki bugün yadırganıp, farklı adlandırılsa da, eskiden el ele tutuşmuş kadınlar ve erkekler sıkça fotoğraf karelerine yansır. Akrabalık bağı olabildiği gibi, genelde bunun ötesine taşan bir anlamı vardır. İyi anlaşan, birbirini seven insanların duruşu, arkadaşlığın ve dostluğun göstergesidir. 1970’li yıllara kadar sıkça rastlanan bu pozlar daha ziyade alt kültürün benimsediği bir davranış biçimi olarak karşımıza çıkar. Özellikle uzun askerlik yılları, aynı mekânı, aynı zamanı, aynı yazgıyı paylaşan bu insanlarda dostluğu ve arkadaşlığı daha anlamlı kılar, elleri sıkı sıkıya birbirine kenetler, zorlu yıllarda kader birliğinin simgesi olur.

Fotoğraf belli bir gelişimi tamamladığında ise,  en kısa zamanı bile kaydetmek mümkün olur. Şimdi koşarken, dans ederken, gülerken, en devinimli anlarımız kolayca sabitlenebilmekte. Bunun fotoğraflara kattığı dinamizm hemen göze çarpıyor. Artık fotoğraflarda, ilk zamanların durgunluğundan ve ciddiyetinden eser kalmadı. O dönemin ayıpları, hafiflikleri, şimdinin özgürlüğüne karıştı gitti. Gülmek artık ayıp değil. Özgüvenin yüksekse bademciklerini bile gösterebilirsin.

(1) Server Tanilli, Uygarlık Tarihi, Çağdaş yayınları, 1996

The following two tabs change content below.

Gülderen Bölük

1987 yılında İstanbul Bulvar Tiyatrosu'nda çocuk oyunları ekibinde tiyatro çalışmalarına başladı. 1995 yılına kadar bu tiyatroda birçok eserde ve çocuk oyununda rol aldı. 1998 yılında Bahçelievler Belediye Tiyatrosunda biz sezon sahne aldı. 2002 senesinde, İstanbul Büyükşehir Belediyesi, Gösteri Sanatları Merkezi, Tiyatro Yazarlığı ve Yönetmenliği’nden mezun oldu. Aynı yıl Mimar Sinan Üniversitesi, Fotoğraf Ana Sanat Dalı’nı bitirdi.2002 yılında İğne Deliği Sanat Atölyesi’ni kurdu ve atölyede verdiği fotoğraf derslerinin yanı sıra birçok etkinlik düzenledi. Bu etkinliklerde birçok sanatçıya ev sahipliği yaptı. Aynı zamanda dia gösterileri ve sergilerde yer aldı, konferanslar verdi. Uzun yıllardır Osmanlı Dönemi ve Cumhuriyetin ilk yıllarına ait fotoğraf koleksiyonu yapan Bölük, bu konudaki araştırmalarını makaleler şeklinde kaleme aldı. Yazıları Newsweek, Aktüel, Collection, Popüler Tarih, Toplumsal Tarih, On Air, Jet Life, Fotoğraf Dergisi gibi birçok dergide yayımlandı. 2003 yılında Collection Kulübü'ne üye olan Bölük, kulüp üyeleriyle beraber; pek çok koleksiyon sergisinde yer aldı 2006 yılında Devlet Fotoğraf Yarışmasında “Başarı” ödülü aldı. Birçok eseri sergilenmeye değer bulundu.2009 yılında Kültür A.Ş. tarafından "İstanbul'un 100 Fotoğrafçısı" adlı kitabı yayımlandı. Fotoğraf Tarihi alanında birçok konferans verdi. 2010 yılında Marmara Üniversitesi, Fotoğraf Bölümü’nde yüksek lisansını tamamladı. Üç yıla yakın bir süredir Fotoğraf Dergisi'nde Foto Bellek adlı köşesinde fotoğrafa dair Osmanlı Dönemi'nden kalan belgelerin çevirisini yapmaktadır. 2014 Yılında ikinci kitabı Fotoğrafın Serüveni, Kapı Yayınları tarafından yayımlandı. 1993 yılından bu yana anaokullarında yaratıcı drama ve tiyatro eğitimi vermektedir.

Bu yazıyı beğendiniz mi? Lütfen Paylaşın!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir